Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 10 Mart 2026

HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 10 Mart 2026

Amerikan bezi ile örtünen çıplak kalır. Trump’a bir şeyler veren, sonunda başta dini olmak üzere her şeyini verir.

ABD - İRAN SAVAŞI

ABD ile Yahudi varlığının 28 Şubat’ta İran’a saldırısının ardından başlayan savaş 11. gününde devam ediyor. Geçen haftaki toplantımızda bu saldırının, müzakereler sürerken yapılan ahlaksız bir saldırı olduğunu; hedefin sadece İran değil, tüm Müslümanlar ve İslam olduğunu söylemiştik. Bu noktada ABD Savunma Bakanı Hegseth’in, Dışişleri Bakanı Rubio’nun ve Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson’un saldırıyı gerekçelendirmeye çalışırken dinimize ve Peygamberimize hakaret ettiğine dikkat çekmiştik. Aradan geçen bir haftanın ardından savaş aynı Haçlı-sömürgeci zihniyet üzerinden devam ediyor. Şimdi buna, Trump’ın Oval Ofis’te ülkenin dört bir yanından getirdiği papazlara kendisini kutsatması ve şeytana dua etmesi de eklendi. Yahudi varlığının soykırımcı başbakanı Netanyahu ise ABD’li yetkililerin İslam’a kin kusan bu motivasyonundan ilham alarak, “İran’dan sonra yönümüzü Sünni dünyaya çevireceğiz. Tüm İslam âlemine sıra gelecek.” diyerek küstah tehditler savurdu.

Rabbimizin buyurduğu gibi:

قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ

“Onların kinleri ağızlarından taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür.” (Âl-i İmrân, 118)

Diğer taraftan Haçlı-Yahudi ittifakı büyük bir kin ve kibirle coğrafyamıza saldırsa da istedikleri askerî başarıyı elde edememiştir. Zira onlar, İran’ın daha önceki saldırılara verdiği göstermelik tepkiler gibi basit bir karşılık vereceğini düşündüler. İran rejiminin yıllardır ABD’nin yörüngesinde döndüğü gerçeğine güvenerek birkaç gün içinde ABD’nin taleplerini karşılayacağını öngördüler. Ancak İran’ın herkesi şaşırtarak yalnızca füze ve İHA saldırılarıyla gösterdiği direniş onların planlarını akamete uğrattı. Yahudi varlığının hava savunma sistemlerinin yetersiz kalması, Körfez ülkelerindeki ABD üslerinin bir bir vurulması meselenin o kadar da kolay olmadığını gösterdi. Trump’ın ekabir tavrı ve üst perdeden yaptığı “koşulsuz teslimiyet” açıklamaları şimdi yerini savaşın bitmesinin yakın olduğu söylemlerine bırakmış durumda.

Savaşın askerî gidişatı hakkında birçok veri ortaya konulabilir. Nitekim sosyal medyada bu konuda çok sayıda haber ve analiz yapılmaktadır. Ancak ben daha esaslı, çok daha temel ve önemli bir konuya; ümmet olarak hepimizin müşahede ettiği kronikleşmiş bir soruna dikkat çekmek istiyorum: Müslümanların parçalanmışlığına, içine hapsedildiğimiz ulus devlet kafeslerine ve ümmetin maslahatını gözetmeyen kâfir dostu işbirlikçi yönetimlere… İran’a yapılan son saldırı ve beraberinde yürütülen tartışmalar bu sorunun ne kadar büyüdüğünü, İslam ümmetini günbegün zayıflatıp esarete sürüklediğini açıkça göstermiştir. Bu değerlendirmeyi İran rejiminin İslam beldelerinde işlediği kirli suçlardan bağımsız olarak yapıyorum. Aslında böyle yapmak zorundayız.

Zira mesele İran’ın suçlu olduğu için hedef alınması ya da suçlu olduğu için yalnız bırakılması değildir. İran, Hz. Ömer dönemindeki fetihle Dârü’l-İslam hükmünü almış ve bu hükmün kıyamete kadar değişmeyeceği bir İslam toprağıdır. Bunun için diğer tüm İslam beldeleri gibi düşman saldırısına karşı o toprağı savunmak Müslümanların üzerine borçtur. Mesele bu kadar açık ve nettir. Rejimlerin zalim olması bu hakikati değiştirmez. Nasıl ki Gazze Haçlı-Siyonist düşman tarafından sadece Sünni olduğu için hedef alınmadıysa, aynı şekilde İran da sadece Şii olduğu için hedef alınmamıştır. Gazze nasıl İslam beldelerinin yönetimleri tarafından sahipsiz bırakıldıysa İran da aynı şekilde sahipsiz bırakılmıştır. Bizim odaklanmamız gereken nokta burasıdır.

Nasıl bir tuzağa düşürüldüğümüze, nasıl bir istila ve ihanete maruz kaldığımıza, nasıl bir kısır döngüye mahkûm edildiğimize bir bakın. ABD, Irak ve Afganistan’ı İran’dan yardım alarak işgal etti. Suriye’de İslami devrime karşı İran’ı ve milislerini tetikçi olarak kullandı. Ayrıca Körfez ülkelerinde üsler kurup onların zenginliklerini sömürmek için İran’ı bir korkuluk olarak kullandı. İran’ın “direniş hattı” adı altında yürüttüğü bölgesel yayılmacılığına göz yumarak Yahudi varlığı ile arasında çatışmaya dayalı bir denge oluşturdu. Ancak 7 Ekim Aksa Tufanı harekâtından sonra tüm dengeler sarsıldığı için ve ABD İran’ın rolünü sınırlandırmayı zorunlu görmüştür. Hizbullah’ın gücünün ve lider kadrosunun büyük ölçüde tasfiye edilmesinden sonra bugün İran’a ve Lübnan’a tekrar yapılan saldırılar ABD’nin bu yeni politikasının bir devamıdır. Eğer başarılı olursa sıra Yemen’e, Irak’a ve Yahudi varlığının tehdit gördüğü diğer bölge ülkelerine gelecektir.

Burada görmemiz gereken şudur: İran rejimi ABD’ye onca hizmetine rağmen onun şerrinden kurtulamadı ve saldırıya uğradı. Körfez ülkeleri ABD’ye trilyonlarca dolar “koruma parası” ödediği hâlde ABD onları İran füzelerine karşı yüzüstü bıraktı. Hatırlayın, Yahudi varlığı Katar’daki Hamas müzakere heyetini ABD’nin gözetiminde bombaladı. Şimdi ise ABD ve Yahudi varlığı yetkilileri Körfez ve Arap ülkelerini İran’a karşı savaşa davet ediyor. Allah muhafaza, böyle bir savaşın çıkması bölgede büyük bir felakete; Müslümanlar arasında ise büyük bir fitne ve düşmanlığa sebep olacaktır.

Peki ya Türkiye?

Türkiye’nin durumu da çok farklı değildir. Türkiye sözde tarafsız bir politika izlediği görüntüsü vermeye çalışıyor; ancak terazinin kefesi çoğu zaman ABD’den yana ağır basıyor. Türkiye, tıpkı İran gibi Irak ve Afganistan işgallerinde ABD yörüngesinde hareket etti. İncirlik Üssü’nü ABD uçaklarına kullandırdı. Suriye’de yeni yönetimin “ılımlılaşması” ve İslami devrimin ifsat edilmesi için ABD’nin planlarına hizmet etti. Şimdi de İran’a yönelik saldırı konusunda benzer bir yol izlenmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı dinlediğinizde bunu hemen anlayabilirsiniz. Hakan Fidan, ABD ve işgalci “İsrail’in” saldırganlığından çok İran’ın ne yaptığına odaklanmaktadır.

Fidan’a göre İran, müzakereler esnasında Trump’ın karar baskısını iyi okuyup onun eline bir şeyler verseymiş bu saldırı olmayabilirmiş. Peki Trump ne istiyordu? Nükleer silah üretmeyeceksin. Balistik füzelerini ve savunma sistemlerini imha edeceksin. Yahudi varlığına tehdit olmayacaksın. Ülkenin petrollerini, Venezuela’da olduğu gibi ABD’li şirketlerin kullanımına bırakacaksın. Yani koşulsuz itaat edeceksin. Her konuda emre amade, tabi bir devlet olacaksın.

Bakan Fidan şöyle diyor: “İsrail tüm bölgede çatışmalar ve iç savaşlar yaşanmasını strateji olarak benimsemiştir. Biz ise dost ve kardeş ülkelerle birlikte İsrail’in bu tutumuna karşı barıştan yana bir politika benimsiyoruz.” Burada barıştan kasıt nedir Sayın Fidan? Gazze sürecindeki gibi 57 ülkenin bir araya gelip kınama yayınlaması mı? Saldırgana haddini bildirmeden barışı sağlamak mümkün müdür? Üstelik bu saldırgan Yahudi varlığı gibi kuduz köpek tabiatında ise.

Hakan Fidan ayrıca ısrarla İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerine saldırmasının yanlış bir strateji olduğunu söylüyor. Peki İran Körfez ülkelerini vurmasın. Ama Körfez ülkeleri de topraklarını, üslerini, hava sahalarını lojistik koridorlarını ve istihbarat ağlarını ABD’ye kullandırmasın değil mi? İşin bu kısmına değinmeden söylenecek her söz kamu vicdanında sorgulanacak ve kabul görmeyecektir. Sayın Fidan’a ve onun nezdinde ABD’nin çıkarlarına göre politika benimseyen tüm yöneticilere şu şer’i ve siyasi hakikati hatırlatmak isterim: Amerikan bezi ile örtünen çıplak kalır. Trump’a bir şeyler veren, sonunda başta dini olmak üzere her şeyini verir. Yahudilere dostluk gösteren dünyada da ahirette de Allah’ın gazabına uğrar. İzzeti İslam’ın dışında arayan ise zillet içinde yaşamaktan kurtulamaz.

Son olarak bir çözüm göstermek adına şunu söylemek istiyorum: Halkı Müslüman ülkeler olarak dinimize ve topraklarımıza saldıran Haçlı-Yahudi ittifakına karşı ya topyekûn bir mücadeleye girişip Raşidi Hilafetin kurulmasının zeminini hazırlayarak meseleyi köklü bir şekilde çözüme kavuşturacağız ya da aciz ve korkak yöneticilerin iş birliğinde Trump ve Netanyahu’nun bitmek bilmeyen sapkın talep ve kötülükleri altında yaşamaya mahkûm olacağız. Zira bu savaş, Sünni-Şii fark etmeksizin İslam’a ve Müslümanlara karşıdır. Verilecek karşılık ise diplomasi veya müzakere değil; tüm güçlerin seferber edilmesi suretiyle Allah yolunda cihat olmalıdır.

AVUSTRALYA HİZB-UT TAHRİR’İ YASAKLADI

Az önce de ifade etmeye çalıştım. Bugün İran ve Lübnan’a yönelik saldırganlığın sebebi, bu topraklar üzerinde 77 yıldır gasp, yağma ve soykırım ile varlık gösteren Yahudilerin güvenliği içindir. Bunu biz iki yıl süren Gazze’deki savaşta gördük. 77 yıldır işgal altında yaşayan Filistin’in yanında hiçbir ülke durmazken, 7 Ekim’de yaşadığı hezimet sonrası, bütün Avrupa ülkeleri, Amerika, Çin, Rusya ve bölgedeki tüm işbirlikçi kukla rejimler, bu işgalci katillerin yanında yer aldılar. “Özgürlük”, “insan hakları” ve “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” denilen kutsanmış Batılı değerlerin hepsini çiğnediler. Uluslararası kurumlar ve bu kurumları bağlayıcı kılan ilkeler ve sözleşmeler dikkate bile alınmadı. Gazze bütün maskeleri düşürdü, ABD ve Batılı devletler işgalci “İsrail”in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımı gizlemekten aciz kaldılar. Irak ve Afganistan işgalinde dünyayı kandırmayı başaran, buralara demokrasi götürüyorum diyerek yalan söyleyen Batı’nın Gazze’de söyleyecek yalanı da kalmadı.

İşgalci Yahudi varlığını korumak, vahşetini ve soykırımını örtmek, bütün bu kötülüklere meşruiyet kazandırmak için antisemitizm bahanesiyle putlarını yemeye başladılar. Hatırlarsanız; demokrasinin beşiği, özgürlükler ülkesi denilen İngiltere 2024’ün başında, Aksa Tufanı’ndan birkaç ay sonra Hizb-ut Tahrir ile ilgili bir yasa tasarısı çıkarmıştı. Hiçbir şekilde cebir ve şiddete bulaşmadığı bilindiği halde Hizb-ut Tahrir’i güya “terör örgütleri” listesine almış, Avam Kamarası'nın kararı, Lordlar Kamarası’nın da onayı ile Hizb-ut Tahrir’in Birleşik Krallık'ta faaliyet yapmasını yasaklamıştı. Gerekçe neydi peki; Yahudi karşıtlığı, işgale karşı direnen ve topraklarını savunan Gazze halkını Hamas'ı ve Aksa Tufanı harekâtını övüp, desteklemek, demokrasiyi reddetmek, eşcinselliğe karşı olmak, İngiliz değerlerini reddetmek ve bu değerleri baltalamak…

Şimdi benzer başka bir karar Avustralya tarafından alındı. Hizb ut-Tahrir Avustralya Güvenlik İstihbarat Teşkilatı’nın önerisi ile yeni çıkarılan nefret söylemi yasaları kapsamında Avustralya'da yasaklandı. Geçen hafta Perşembe günü yürürlüğe giren bu karara göre Hizb ut-Tahrir ile ilişki kurmanın cezası 15 yıl hapis olarak belirlendi. Peki, gerekçe ne biliyor musunuz? Aynı İngiltere’nin yasaklama gerekçeleri ile benzer; Avustralya İçişleri Bakanı Tony Burke, Hizb ut-Tahrir’in, Yahudi karşıtlığı, nefret söylemi ve toplumsal uyumun bozulmasına yönelik düşünceleri yaydığını dile getirdi.

İngiltere’de yasaklandığımız zaman da söylemiştik, eğer ki bu sözde özgürlükçü demokratik ülkelerin dile getirdiği Yahudi karşıtlığından kasıt işgalci Yahudiler ise, yasağın gerekçesi gasıp Yahudi varlığı “İsrail”e düşmanlık ise Hizb-ut Tahrir bununla suçlanmaktan onur ve şeref duyar. Sadece Hizb-ut Tahrir mensupları değil bütün Müslümanlar işgalci Yahudilere karşı olmak ve “İsrail”i düşman bellemekten onur ve şeref duyar. Nefret söylemi ve toplumsal uyumun bozulması iddialarına gelince, buradan Avustralya hükumetine bir çağrı yapalım, eğer ülkenizde nefret söylemini bitirmek, toplumsal uyumu sağlamak istiyorsanız gidin öncelikle Filistin topraklarındaki işgalci Yahudileri, sonra da Avrupa’daki Yahudileri ülkenize getirin. Nefret söylemi neymiş bir görün, toplumsal uyum nasıl bozuluyormuş bir öğrenin. Eğer gerçekten Yahudileri bu kadar çok seviyorsanız bu dediğimizi yapın da görelim. Ama yapamazsınız çünkü siz ikiyüzlüsünüz, sahtekârsınız. Ama İslam ve Müslümanlar bu konuda 1300 yıllık tertemiz bir tarihe sahiptirler. Yahudi karşıtlığı nedir görmek istiyorsanız önce siz kendi tarihinize bakın. Nefret söylemi görmek istiyorsanız Batı’daki İslamofobi yayılmacılığına bakın.

Biz Hizb ut-Tahrir’in önce İngiltere, sonra da Avustralya’da yasaklanmasının asıl sebebinin ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Asıl sebep ortadadır; Hizb-ut Tahrir ve tüm Müslümanların Gazze’ye verdiği destek Batının maskesini düşürdü. Batı sadece “İsrail”in Gazze’de yürüttüğü savaşta mağlup olmadı aynı zamanda propaganda savaşını da kaybetti. Batı sadece İngiltere ve Avustralya’nın Hizb-ut Tahrir’i yasaklamasıyla yetinmedi, AB Komisyonu başka Müslümanlara da Filistin cihadına ve Gazze direnişine destek verdikleri için yaptırım uygulamaya başladı. Diğer Batılı ülkeler ve İslam beldelerindeki rejimlerde bu sebeple Hizb ut-Tahrir’i hedef haline getirdiler. Suriye’de onlarca Hizb-ut Tahrir üyesi 3 yıla yakın hukuksuz ve yargısız şekilde hapse mahkûm edildiler, Ürdün’de hakeza aynı şekilde ağır mahkûmiyet kararları verildi, işkenceden gençlerin gözleri oyuldu. Sudan’da el Burhan ve Hamedeti’nin Amerikan çıkarları için ülkeyi kasıtlı bir iç savaşa soktuklarını ifşa ettiği için gençler yargılanıp hapsedildi. Orta Asya’da zindanlar Hizb ut-Tahrir üyeleri ile dolu.

Bu baskı ve zulümler Batı’nın İslam ve Hilafet düşüncesi karşısındaki çaresizliğinin apaçık göstergesidir. Elhamdulillah bugün gelinen nokta Hizb-ut Tahrir'in 72 yıldır verdiği İslami siyasi mücadelenin etkisini göstermektedir. Kapitalizm çöküş yaşamaktadır, İslam ise sadece Müslüman beldelerde değil Batılı ülkelerde dahi yükselişe geçmiştir. Artık sadece Müslümanlar değil tüm halklar çare ve çözümü İslam’da aramaktadırlar. O halde Gazze direnişi ve işgale karşı dayanışma ruhu Müslümanları nasıl birleştirdi ise İslam’ın hayata hâkim kılınması uğrunda Raşid-i Hilafet’i yeniden kurma yolunda da bizi İslam ümmetini birleştirsin. Allah’ın dinine sımsıkı sarılalım, kâfirlerden ve onların değerlerinden yüz çevirelim, Kur’an ve sünnete, şer’i hükümlere bağlı kalalım. İslam’ı hayata hâkim kılmak ve Hilafeti ikame etmek için çalışalım.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

10 Mart 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.