HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 6 Ocak 2026

Amerika, Trump’la birlikte “haydut devlet” anlayışına geçti ve küresel eşkıyalık dönemi resmen başladı.

MADURO’NUN ABD TARAFINDAN KAÇIRILMASI

Gündem değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz. Toplantımıza, haydut ve sömürgeci devlet ABD’nin Venezuela’ya saldırarak devlet başkanı Maduro ve eşini ABD’ye kaçırması konusuyla başlamak istiyorum. 3 Ocak Cumartesi sabahı tüm dünya, kapitalist emperyalizmin maskesini tamamen çıkardığı; yasa, hukuk, egemenlik, devletlerarası kanun, örf ne varsa hepsinin ayaklar altına alındığı sarsıcı bir gelişmeye şahitlik etti. ABD’nin küstah Başkanı Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin başkent Karakas’taki başkanlık sarayından Amerikan askerlerince kaçırıldığını duyurdu.

Evet, yanlış duymadınız. Bir devlet başkanı, başka bir devlet başkanının üstelik eşiyle birlikte kendileri tarafından kaçırıldığını söyledi. Sadece söylemekle yetinmedi, yapılan haydutluğu ABD adına gurur verici, parlak bir operasyon olarak niteledi. Kıymetli Müslümanlar, ABD, benzeri görülmemiş bu korsan operasyonu düzenlerken ne uluslararası hukuku dikkate aldı ne de kongre onayı gibi kendi iç hukuk mekanizmalarına başvurdu. Maduro hükümetini, ABD halkını zehirleyen narko-terör örgütü olmakla suçlayarak haydutluğunu halka göstermeye çalıştı.

Fakat gerçeğin böyle olmadığı, ilerleyen saatlerde Trump’ın yaptığı basın toplantısında itiraf edildi. Trump, iktidar geçişi sağlanana kadar Venezuela’yı ABD’nin yöneteceğini, Venezuela petrolünün de ABD petrol şirketlerince işletileceğini ilan etti. Daha sonra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, operasyonun arkasındaki asıl önemli sebebin, Venezuela petrolünün büyük kısmının alıcısı olan Çin’in enerji damarını kesmek ve onu ABD’ye bağımlı hâle getirmek olduğunu söyledi. Yani narko-terör suçlamasının, operasyona sözde hukuki ve ahlaki bir zemin yaratma amacı taşıyan bir bahane olduğu açığa çıktı.

Velev ki Maduro hükümeti doğrudan veya dolaylı olarak bu kirli işlerin içinde bulunsun; Maduro rejimi ne kadar adaletsiz ve yozlaşmış olursa olsun, ABD’nin derdi kesinlikle bu değildir. Zira küresel uyuşturucu ticareti, genellikle devletlerin zımni onayı veya doğrudan kontrolü altında işleyen trilyonlarca dolarlık bir pazardır. Bu pazardan elde edilen paraların önemli bir kısmı da ABD finansal sisteminde tutulmaktadır. Dolayısıyla bu suçlama, rakip bir gücün ekonomik partnerini saf dışı bırakmak için kullanılan bir sömürgecilik kılıfından ibarettir. Zaten aksini iddia eden de neredeyse yoktur.

ABD’nin Venezuela’ya yaptığı bu saldırının, özel siyasi sebeplerinden ziyade konuşulması gereken çok daha önemli yönleri bulunmaktadır. Şöyle ki Amerika, Trump’la birlikte “haydut devlet” anlayışına geçti ve küresel eşkıyalık dönemi resmen başladı. Petrolü ele geçirmek, madenlere çökmek, başka ülkelerin topraklarını gasp etmek gibi kendi sömürgeci çıkarlarını gerçekleştirmek için herkesi aşağılayan, herkese saldıran bir devlet profili var karşımızda. Nitekim Trump, Maduro’nun kaçırılmasından hemen sonra Küba’yı, Meksika’yı, Kolombiya’yı da aynı suçlamalarla tehdit etti. İran, Grönland, Kanada ve diğerleri de cabası.

Bu bağlamda Venezuela operasyonu, sadece bölgesel bir kriz olmanın çok ötesinde, mevcut uluslararası düzenin temel direklerini yıkan küresel bir sarsıntıdır. Seçilmiş bir devlet başkanının yabancı bir güç tarafından kendi topraklarında operasyonla kaçırılabilmesi, 1648 Westphalia Anlaşması’ndan bu yana uluslararası sistemin temelini oluşturan egemenlik ilkesini fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu eylemle birlikte uluslararası ilişkilerde perde yırtılmış, maske düşmüş ve devlet başkanlarının dokunulmazlığı ilkesi işlevsel olarak sona ermiştir. Artık hiçbir devlet liderinin fiziki ve siyasi güvenliğinin garantisi kalmadığı yeni bir dönemin başlangıcıdır.

Öte yandan Fransa ve İngiltere gibi büyük Avrupa devletlerinin, uluslararası hukuku hiçe sayan bu korsan eyleme açıkça destek vermesi, kendi kurdukları uluslararası hukuk sistemini feda etmeye hazır olduklarını göstermektedir. Kısacası Trump, düşüş ve çöküş sürecine giren ABD’yi yeniden büyük yapma hayaliyle, güçlünün zayıfı ezdiği orman kanunlarının geçerli olacağı yeni bir kaos düzeninin kapısını açmıştır. Batılı kapitalist devletler onun arkasında hizalanmış, Rusya ve Çin ise onunla açıktan hesaplaşmaktan kaçınan bir tavır benimsemiştir. İslam beldelerinin yönetimleri ise ABD’yi dost ve efendi edinmenin düşürdüğü esaret yüzünden Trump’ın haydutluğu karşısında tek kelime edememiştir. Zira onlar, kişisel ikbal hesapları ve maddi kıymetleri Allah’ın gücüne, ümmetin potansiyeline tercih ettikleri için izzet ve kuvvetten mahrum kalmışlardır. Ümmetin en hayati ve en mahrem konularında ABD ile yapılan her iş birliği, onlar için bir zaaf, bir korku ve bir şantaj dosyası hâline gelmiştir.

Aslında basiret sahipleri için bunların hiçbiri şaşırtıcı değildir. Trump, ABD başkanı olmanın gereğini yerine getirmektedir. Seleflerinden tek farkı, çok daha küstah ve kibirli olmasıdır. Dolayısıyla “büyük şeytan” ABD’yi yeniden keşfetmeye gerek yoktur. ABD; İslam’ın, Müslümanların ve tüm insanlığın düşmanıdır. Emperyalizmin ve kapitalizmin lideridir.

Trump böyle devam ederse —ki edecek gibi görünüyor— bu durum ABD için kesinlikle sürdürülebilir olmayacaktır. Bu gidişat, Batılı kokuşmuş değerlerin insanlık tarafından çok daha hızlı terk edilişine; kukla yöneticilerin halkları karşısında çok daha zor duruma düşmesine neden olacaktır. Aynı zamanda siyasi ve sosyolojik açıdan kırılma noktaları doğuran bu gidişat, değişim ve devrim tefekkürünün canlanması için ciddi fırsatlar sunmaktadır. Zira mevcut kapitalist sömürgeci düzen, hem hukuki hem de toplumsal meşruiyetini yitirmiştir. Dolayısıyla yeni bir dünya düzeni kaçınılmazdır ve bu düzene İslam akidesi ve onun devleti dışında liderlik edecek herhangi bir güç yoktur.

İslam, insanlığın geleceği için tertemiz, yeni bir vizyon; bir kurtuluş reçetesi sunmaktadır. İslam’ın sunduğu vizyon, kapitalizm ve sosyalizmin aksine insanlığı kula kulluktan kurtaran ilahi, evrensel bir kurtuluş mesajıdır. İslam dünya siyaset sahnesinde yeniden varlık bulduğunda, gücün bir tahakküm aracı değil, adalete hizmet ettiği yeni bir devletler arası düzeni var edecektir. Bu kaostan çıkış ancak sömürgecilik çağını kapatacak, adalet ve merhamet temelli, tüm insanlığı kucaklayan bir İslam devleti Raşidî Hilafet ile mümkün olacaktır. Bu artık sadece Müslümanların meselesi değil, tüm insanlığın meselesi hâline gelmiştir.

لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ “Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.” (Sâffât, 61)

2026 YILI İŞÇİ, MEMUR VE EMEKLİ MAAŞ ZAMLARI

Artık ülkemizde yeni bir yıl, yeni umutları, yeni beklentileri doğurmuyor. Aksine yeniden değerleme oranları, yeni zamlar, kira artışları ve yükselen enflasyonla geliyor yeni yıl. Buna mukabil maaşlar aynı oranda artmıyor. Ve her sene olduğu gibi çalışanı, emekçiyi enflasyona ezdirmeyeceğiz yalanları havada uçuşuyor. 2025 yılına %27’lik bir asgari ücret zammıyla girdik. Fakat ilginç olan 2025 yıllık enflasyon oranı TUİK verilerine göre %30,89, Enflasyon Araştırma Grubu EN-AG verisine göre %56,14. Yani daha asgari ücret zammıyla başladı enflasyonun altında ezilme süreci. Peki emekli ve memur maaşları ne oldu? Onlar ezilmekle kalmadı eridi ve bitti. 2026 yılının ilk yarısında memur ve memur emeklilerine reva görülen zam oranı %18,60 SSK ve BAĞ-KUR emeklilerin ise zam oranı %12,19

Bu tablo işçinin emeği nasıl sömürülür, çalışanın geliri nasıl düşürülür ve bir halk nasıl fakirleşir sorusunun cevabı niteliğinde. Nasıl olmasın ki? Meğerse bugüne kadar asgari ücreti, toplanan göstermelik komisyon değil de kredi derecelendirme kuruluşları belirliyormuş. S&P, Moody’s ve Fitch yayınladığı raporda Maliye Bakanlığına asgari ücreti geçen yıllara değil gelecek yıllarda öngörülen enflasyona göre belirleyin tavsiyesinde bulundu. Ve bu tavsiyeyi harfiyen uyguladılar. Fakat gözden kaçırılan bir husus var Türkiye ekonomisi son on yıldır öngörülerle değil yapboz yöntemlerle yönetiliyor.

Bakınız! Yeniden değerleme oranıyla birlikte MTV ve çeşitli gelir vergilerinde, trafik cezaları ve harç ücretlerinde %25,5 artış yapıldı. Kamu otoyolları ve köprülerinde de benzer zamlar yapıldı. Şubat ayında ilk zamlı maaşını alacak çalışanların henüz cebine para girmeden onlarca gider kalemine zam yapıldı. Buradan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve ekonomi yönetimine şunu sormak istiyorum: Peki 2026 yılında enflasyon %25’in altında kalmazsa ne yapacaksınız? İşçinin, emekçinin buhar olan parasını iade edecek misiniz? Peki kaybedilen zamanı, tükenen umutları, mecburen harcanan birikimleri geri getirebilecek misiniz?

Attığınız her fevri politik adımla dövizin ateşini yakıyorsunuz. Aldığınız her yanlış karar ve adil olmayan hukuksal yaptırımlarınız enflasyonu yükseltiyor. Böylesi kırılgan ve vurdumduymaz ekonomi anlayışınızla gelecek yılı nasıl öngördünüz? Kaldı ki bu öngörünüz basit bir matematikle çürütülmeye mahkûmdur. 2025 başında 22 bin TL olan asgari ücret %27 zamla yaklaşık 28 bin TL’ye çıktı. Ancak TUİK’in açıkladığı %31’lik enflasyon oranını baz alsak bile bu ücretin reel artışı 4080 TL olur. Yani kâğıt üzerinde zam yapılan asgari ücretli, fiiliyatta %9 daha fakirleşti.

Emekli cephesinde tablo daha da vahim. 15.000 TL maaş alan bir SSK emeklisine %12,19 zam yapıldığında maaş 16.828 TL’ye çıkıyor. Aynı dönemde kira artış oranı %25, yeniden değerleme %25,5. Yani emeklinin geliri artarken giderleri iki kat hızla yükseliyor. Bu, geçim açığının her ay büyümesi demektir. Matematik yalan söylemez. Devlet vatandaştan alacağını peşin tahsil ediyor, vatandaşa vereceğini ise “enflasyon hedefi” masalıyla erteliyor. Vergilere yapılan zam %25–30 bandında, maaş artışları %12–18 aralığında. Aradaki fark emekçinin, emeklinin alt gelirlinin cebinden çıkıyor.

Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım. TÜİK'in açıkladığı enflasyon verilerinin ardından Milleti temsil ettiği iddia edilen milletvekillerinin aylıklarına yapılacak zam da netleşti. Böylece 229 bin 676 TL olan milletvekili maaşları, 273 bin 196 TL'ye yükselecek. En az 2 yıl milletvekilliği yapmış ve milletvekili emeklisi aylığı almaya hak kazanan yani hem vekil maaşı hem emekli aylığı alanların toplam geliri ise 379 bin liradan, 449 bin 854 TL'ye çıkacak. Bu bilgiyi şunun için verdim. Meclisteki 600 milletvekilinden şu anda 499’u aynı zamanda emekli olduğu için toplamda 449 bin 854 TL gelir elde edecek. Geçen yıl milletvekili maaşı asgari ücretin 8.9 katına denk gelirken, söz konusu zamla bu oran asgari ücretin 13 katına yükselmiş olacak. Şairin dediği gibi Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa…

Bu bir yönetememe hali değil, bilinçli bir gelir transferidir. Sabit gelirliden devlete, emekten sermayeye doğru işleyen bir düzen kurulmuş gidiyor. Ücretler baskılanarak sözde enflasyon düşürülmeye çalışılırken, halk fakirliğe alıştırılıyor. Yeni yıl artık umut değil, borç takvimi getirmektedir. Bu düzen sürdükçe ne enflasyon düşer ne refah gelir. Çünkü adaletsiz bir denklemde sonuç her zaman aynıdır: Kaybeden halktır.

Ve bütün bu tablo bize şunu açıkça gösteriyor: Sorun yanlış hesap değil, yanlış sistemdir. Faize dayalı, borçla büyüyen, emeği maliyet gören kapitalist ekonomi; zammı da vergiyi de enflasyonu da güçlüden yana, zayıftan alacak şekilde kurgular. Bugün yaşadığımız fakirleşme bir tesadüf değil, bu düzenin doğal sonucudur. Peki çözüm nedir hak ve adalet nasıl sağlanır?

Çözüm İslam ekonomisidir. İslam ekonomisi sorunu kökten çözer. Önce faizi yasaklar. Çünkü faiz matematiksel olarak serveti çalışandan sermaye sahibine transfer eder. Bugün bankaların, fonların ve derecelendirme kuruluşlarının kazancı; emekçinin kaybı pahasına büyüyorsa bu, faizin sonucudur. Faiz ortadan kalkmadan enflasyon kalıcı olarak düşmez, gelir adaleti sağlanmaz. İslam iktisadı tüketimi değil üretimi, borcu değil paylaşımı, büyümeyi değil bereketi esas alır. Bugün büyüme rakamları açıklanıyor ama sofralar küçülüyorsa o büyüme yalandır. Bereket yoksa rakamların da hükmü yoktur.

SURİYE’DE HİZB-UT TAHRİR GENÇLERİNE VERİLEN CEZALAR

Suriye’de katil Esad yönetiminin düşmesinin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Bu bir yıl içinde yeni Suriye yönetimi maalesef, devrimin Suriye halkına kazandırdığı sabır, sebat, azim ve mücadeleye dayanmak yerine bölgedeki Arap rejimlerin ve körfez emirliklerinin parasına tamah etmeyi seçti. İslami devrimin ilke ve değerlerine uygun kararlar almak ve politikalar belirlemek yerine Türkiye gibi Amerika ile işbirliği içinde olan yönetimlerin aklına uyarak Batı ile işbirliğini tercih etti. Batılı devletlerin azınlıklar, özgürlükler, kadın hakları, insan hakları ve eşitlik gibi meseleleri kullanarak Suriye üzerinde kurduğu baskıya yenik düşen yönetim, Allah’ın hakkını ve İslam hukukunu bir kenara koydu, devletlerarası hukuk ve uluslararası sisteme tabi oldu.

Arap Birliği ve BM’de olmayı, hiçbir işe yaramayan bu kurumların değersiz kürsülerinde konuşmayı kıymet bildi. Diktatör katil Baas rejimi ve ortaklarına karşı on dört yıl boyunca canı ve malıyla direnen devrimci Suriye halkını ve mücahitleri adeta defterden sildi. Başka ülkelerin hak ve hukukunu çiğneyen, haydut gibi dünyaya meydan okuyan Amerika’nın para ve silah ile desteklediği taşeron örgütlerle işbirliğini bedel ödemiş muhlis devrimcilere tercih etti. İşgalci varlık “İsrail” tarafından kışkırtılan, ayrılıkçı Dürziler ve katil Nusayrilere merhamet gösteren Şara yönetimi, devrime İslami kimlik kazandıran, devrimin dinamiklerini belirleyen, devrim üzerinden kurulan tuzakları bozan, ihanetleri ifşa eden Hizb-ut Tahrir gençlerine en ağır zulümleri uyguladı.

Bugün Suriye’de rejimin artıkları tek tek serbest bırakılırken, bu Baas destekçileri orduda, yargıda ve diğer devlet kurumlarında önemli görevlere getirilirken muhlis Hizb-ut Tahrir gençleri İdlib hapishanelerinde çürütülüyor. Suriye’de Esad yönetimi devrildiğinde Baas rejiminden kalma işkence hapishanelerinin hepsi boşaltıldı, siyasi, adli, suçlu suçsuz herkes serbest kaldı. İdlib’te HTŞ yönetimi zamanında tutuklanan Hizb-ut Tahrir üyeleri hariç… Düşünebiliyor musunuz, katiller, tecavüzcüler, hırsızlar bile serbest kaldı, Hilafet isteyen İslam’ın yiğit dava adamları, devrimin öncüleri ve liderleri üç yıla yakındır hala hapiste tutuluyor. Hem de en ağır şartlarda, Sedneya zindanlarındaki şartlarda, yer altındaki tek kişilik pis, soğuk ve nemli hücrelerde…

Peki ya yargılamalar; Suriye yönetimi aylardır mahkemelerdeki bazı davaların karar duruşmalarından videolar servis ediyor, güya mahkemelerde şeriat kanunlarınca yargılama yapılıyor görüntüsü vermek için cinayet suçu işlemiş kişiler hakkında idam kararları veriliyor. Suriye’de hangi Anayasa ve kanunların yürürlükte olduğu ayrı bir toplantı konusu, ama en azından yapılan yargılamalarda kimlikleri belli, yüzleri açık cübbeli yargıçlar var, mahkeme salonu var, avukatlar ve aileler var. Hizb-ut Tahrir üyelerinin yargılandığı mahkeme salonları yer altındaki mağaralar, yargıçların yüzleri maske ile kapalı, avukat kabul edilmiyor, mahkemelere ailelerden kimse alınmıyor.

Bu mahkemelerde 30 Hizb-ut Tahrir üyesi yargılanıyor, 26’sına toplam 180 yıl ceza verildi. Bazılarına 10 yıl bazılarına 6 yıl… Bu cezaların neden verildiğini de söyleyeyim; Hizb-ut Tahrir ta 2019’da “cepheleri kapatmak devrime ihanettir; Baas rejimine karşı yeni cephelerin açılması gerekir.” dedi. Yine “Amerika’nın gözetiminde yürütülen Anayasa komisyonu çalışmalarını desteklemek devrime ihanettir.” dedi. “Astana, Soçi, Tahran ve Ankara’da yapılan toplantılarda alınan kararların dayatmalarına razı olmak korkaklık ve ihanettir.” dedi. “ABD'nin Siyasi Çözümüne HAYIR! Rejimin Devrilmesi ve Hilâfet'in İkamesine EVET!” dedi. Bunları dediği için, halkı kirli oyun ve ihanetler konusunda bilinçlendirdiği için tutuklanıp hapse atıldılar.

Suriye Adalet Bakanlığı daha yeni 4 gün önce bir bildiri yayınladı ve Suriye Devleti'nin, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olduğunu söyledi, hak ve hürriyetlerden bahsetti, düşünce ve ifade hürriyetinin bir hak olduğunu ve korunacağını söyledi. Sormak gerekiyor, bu koruma kimin için, bu haklar kimin için? Hristiyanlar, Dürziler, Nusayriler, komünistler bu haklardan yararlanacak ama Müslümanlar, devrimciler zindanlarda tutulacak öyle mi?

Bakanlık, yayınladığı bildiride ayrıca; “devletin birliğinin ve egemenliğinin korunmasının anayasal ilke olduğunu vurguladı. Bu ilkeyi zedeleyen veya belirlenmiş yasal çerçevelerin dışına çıkan her türlü çağrı veya uygulama, devlet güvenliğine karşı işlenmiş suç olarak kabul edilir.” Dedi. Devletin birliğine, düzenine meydan okuyan Nusayrilere ne yapıldığını gördük, Yahudi varlığı İsrail’in kışkırtmasıyla isyan başlatan, şehirlerde terör estiren Dürzilere ne yapıldığını gördük. Suriye yönetimi onlara yaşadıkları bölgede imtiyaz, hatta adeta özerklik verdi, Müslümanları ise yer altındaki zindanlara hapsetti.

Bütün bunlar Suriye Devrim ateşinin hâlâ yanıyor olduğunun göstergesidir, zira bu devrim Amerika ile işbirliği için yapılmadı, bu devrim Bas rejiminin temelleri sarsılsın, yıkılsın ve yerine yepyeni İslami bir sistem inşa edilsin diye yapıldı. Devrimin kendi gücü ve dinamikleri bunu yapmaya muktedirdir, Suriye güçlüdür ve halk sabır ve iman ehlidir. Zulme ve zalimlere de ebediyen boyun eğmeyecektir.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

06 Ocak 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.