Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 27 Ekim 2026

HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 27 Ekim 2026


ALİYEV İSTEDİ, MÜSLÜMANLAR GÖZALTINA ALINDI!

Gündem değerlendirme toplantımıza hepiniz hoş geldiniz.Bu hafta toplantımıza Türkiye gündeminin önemli bir parçası haline gelen, Azerbaycan rejiminin okullarda başörtüsünü yasaklama kararıyla başlıyoruz. Malumunuz Eylül ayında alınan bir karar ile bu yasak uygulamaya konulmuştu ve hicap giyen Müslüman kız öğrencilerin mağduriyeti hâlâ devam ediyor.

Üstelik mağdur olan, zulme maruz kalan sadece öğrenciler de değil. Aliyev yönetimi Azerbaycan içerisinde yasağı protesto edenleri de evlerine yapılan operasyonlarla gözaltına alıyor. Yani zulüm katmerli bir şekilde devam ediyor.

Biz bu konudaki değerlendirmemizi geçtiğimiz haftalarda yine bu kürsüden yapmıştık. Adil şahitliğin gereği olarak Aliyev’e Allah’ın azabını hatırlatmış ve Azerbaycan’daki bacılarımızın yanında olduğumuzu söylemiştik. Yine Ankara’daki Azerbaycan Büyükelçiliği ile İstanbul’daki Konsolosluk önünde basın açıklamaları yaparak Müslüman halkımızla birlikte zalimlerin karşısında olduğumuzu göstermiştik.

Bugün ise yasağın Türkiye’ye yansımalarını konu edineceğiz. Zira Müslüman kız çocuklarının fıtri ve hukuki haklarını elinden alan laik diktatör Aliyev rejimi, hadsizlikte sınır tanımayarak Türkiye’de yasağı protesto edenleri hedef haline getirdi. Hatırlarsanız bu zalim rejim geçtiğimiz hafta önce aralarında Sayın Abdullah İmamoğlu’nun bulunduğu 7 kişi hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarttı. Hemen sonrasında bu kez aralarında benim de bulunduğum 31 Türkiye vatandaşını istenmeyen kişi ilan ederek ülkeye girişimizi yasakladı.

Aliyev rejimi bunları yaparken onun medyası ve kalemşörleri de Türkiye’deki Müslümanları tahkir eden yayınlar yaptılar. Bu süreçte herkes, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar yetkililerinden vatandaşlarına sahip çıkacak ve Aliyev’in küstah politikalarına hak ettiği cevabı verecek bir tavır bekledi; ama maalesef bu gerçekleşmedi. Aksine Cumhurbaşkanı Erdoğan X hesabından Azerbaycan devleti ile Türkiye’nin kardeşliğinin sarsılmaz olduğunu ifade etti.

İktidarın tepkisiyle ilgili akılda kalan en bariz açıklama, Binali Yıldırım’ın Azerbaycan’ın içişlerine karışmanın kimsenin haddi olmadığını ve bunu yapanları cezalandıracaklarını söylemesi oldu. Burada hakkını yememek için bir parantez açalım: Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral ile AK Parti Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta yasağı eleştiren paylaşımlar yaptılar. Sonrasında Oktay Saral’ın görevden nasıl el çektirildiğini biliyorsunuz; bu konuya birazdan değineceğim.

Kıymetli Müslümanlar, Sayın Basın Mensupları,

"Türkiye sessiz kaldıkça Aliyev haddini iyice aşıyor, Müslümanları tehdit etme konusunda daha da cesaretleniyor" dedik. Bu tespitimizin ne kadar doğru olduğunu dün akşam emniyet mensupları tarafından evimizin kapısının çalınmasıyla daha iyi anlamış olduk. Zira akşam benimle birlikte Ankara’dan iki kardeşimiz, bu sabah ise Hatay’dan bir kardeşimiz gözaltına alınarak ifade vermeye götürüldük.

Suçlama nedir biliyor musunuz? Sosyal medyadaki paylaşımlar üzerinden "yabancı devlet büyüklerine hakaret etmek." Evet, yanlış duymadınız! Aliyev rejimini eleştirdiğimiz için, Allah’ın emri olan başörtüsünü savunduğumuz ve Azerbaycanlı bacılarımızın yanında durduğumuz için Aliyev’e hakaretle suçlandık.

Anlaşılan o ki Azerbaycan rejimi bizim hakkımızda soruşturma istemiş, Türkiye’deki yargı mekanizması da hemen harekete geçerek bu isteği yerine getirmiş. Çünkü Türkiye’de böyle bir işlem yapılabilmesi ancak ilgili devletin talepte bulunmasıyla mümkün oluyor. Kaldı ki ortada herhangi bir hakaret cümlesi de yok. Bizim yaptığımız şey, zalime "sen zalimsin" demek. Bunun nesi hakaret? Halkına baskı uygulayan, kız çocuklarının hicabına yasak getiren, kendisine muhalif olan herkesi devlet gücüyle cezalandıran bir rejime "diktatör" dedik. Bunun nesi hakaret?

Ve son olarak: "Allah’ın dinine savaş açan her müstekbir gibi sen de yenileceksin" dedik. Bu ifadeler hakaret sayılabilir mi? Eğer bunlar hakaret sayılacaksa, o zaman Netanyahu’ya "terörist", Trump’a "sömürgeci" demenin de suç olması gerekir. Böyle bir şey düşünülebilir mi? Bir kişiyi yaptığı fiille isimlendirmekten daha doğru olan nedir?

Bunun adı sözü muhatabına söylemektir. Nasıl ki Cumhurbaşkanı Erdoğan konuştuğu birçok kürsüde Netanyahu’ya "katil", "işgalci" ve "soykırım şebekesi" diyorsa, Yahudi varlığı İsrail’in bir terör devleti olduğunu söylüyorsa; Aliyev’e söylenen de aynı anlamı taşır. Akıl ve vicdan sahipleri için meseleye böyle bakılacağı su götürmez bir gerçektir.

Ancak bu dini, akli ve siyasi gerçeğe rağmen bizler ve bizim gibi zulme rıza göstermeyen Müslümanlar hakaretle suçlanıyor ve gözaltına alınıyor. Evet, elhamdülillah hepimiz serbest bırakıldık ama bu sonuç yaşanan ayıbı ve utancı örtemez. Gerçi aklımıza şu soru gelmiyor da değil: Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanının görevden alınmasına yol açan sözüm ona o meşhur siyasi denge ve menfaat ilişkileri, sivil insanlara kayıtsız kalır mı? Ne yazık ki kalmadılar. Belki de başka hesaplar vardır, belki sırada başka zulümler vardır, bilmiyoruz. Lakin şunu kesin olarak biliyoruz ki: Zulümle âbâd olunmaz, hakkın sesi asla kısılamaz.

Bu vesileyle hem Azerbaycan’daki yasağa hem de Türkiyeli Müslümanların yaşadığı haksız itham ve gözaltılar karşısında mazlumun yanında duran aktivistlere, gazetecilere, sivil toplum kuruluşlarına, siyasi kişi ve kurumlara, bir bütün olarak duyarlılık gösteren herkese buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Son olarak birlikte düşünelim kıymetli Müslümanlar. Şimdi biz bu garabeti, bu haksızlığı nasıl yorumlayalım?

Allah’ın emri olan başörtüsünü baş tacı yaptıkları için eğitim hakları elinden alınan Müslüman bacılarımıza mı üzülelim? Yoksa 28 Şubat sürecinde Türkiye’deki bacılarımıza travmalar yaşatan benzer zulüm karşısında iktidarın sessiz kalmasına mı? Sırtını ABD ve Yahudi varlığına yaslayan Aliyev rejiminin Türkiye’ye meydan okumasına mı üzülelim, yoksa dünyanın dört bir yanında çeşitli zulümlere uğrayan Müslümanlara sahip çıkacak bir devletimizin olmayışına mı?

Üzülecek çok şeyimiz var ve üzülüyoruz. Fakat asla gevşemiyor, korkmuyoruz ve umutsuzluğa kapılmıyoruz. Çünkü biz lideri Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olan bir ümmetiz ve Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın vaadine iman ediyoruz:

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân, 139)

SOSYAL DEPREMLER VE ENKAZ ALTINDAKİ TOPLUM

Geçen hafta 22 Ekim Perşembe günü İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz basın toplantısı ile “Sosyal Depremler ve Enkaz Altındaki Toplum” başlıklı kampanyamıza start verdik ve bu kapsamda hazırladığımız raporu kamuoyu ile paylaştık. Hazırladığımız rapor; Kültürel Sarsıntılar, Sosyal Sarsıntılar ve Ekonomik Sarsıntılar başlıklarından oluşan üç temel konuyu ihtiva ediyor. Kampanya kapsamında yapacağımız ziyaretler, konferanslar, paneller, istişare toplantıları ve tüm faaliyetlerde toplumsal yıkıma sebep olan bu sarsıntıları ele alıp konuşacağız ve elbette bu sarsıntıların enkazını kaldıracak, toplumu bu enkazdan kurtaracak köklü çözümleri de ortaya koyacağız.

Kampanya kapsamında yapacağımız çalışmalarda, bir asır önce topraklarımıza sızarak Müslümanlar üzerinde tahakküm kurmuş kültürel işgal ve sömürgecilik sorununu konuşacağız. Toplumu zehirleyen ve adeta bir kanser hücresi gibi tüm vücudu saran bu Batı kültürünün toplum üzerindeki etkisini konuşacağız.

Batılı kapitalist ideolojiden beslenen ve toplumumuzda büyük bir tahribat, büyük bir yıkım gerçekleştiren laik eğitim sistemini masaya yatıracağız. İslam kültürüne, İslam tarihine ve İslami değerlere yönelik yapılan saldırıları konuşacağız. Yaşama gayesini kaybetmiş savrulan gençliği ele alacağız. Sapkın fikirler ve KADEM gibi kurumlar eliyle yürürlüğe sokulan kirli plan ve projelerle parçalanan aileleri gündem edeceğiz. İnsanların özellikle de gençlerin içine düştüğü sosyal bir felaket olan içki ve uyuşturucu batağını, artan suç oranlarını ve yitirilen adalet duygusunu konuşacağız.

Allah ve Rasulü ile savaşmak anlamına gelen faiz belasını, devletlerin ve sermaye sahiplerinin kurduğu büyük kumar masası olan borsa sistemini; devlet eliyle işletilen “Kumar ve Bahis Oyunlarını” ve daha birçok sorunu masaya yatırıp konuşacağız.

İçinde yaşadığımız toplum, toplumsal sarsıntı ve depremler sebebiyle büyük bir yıkım ve enkazın altında kalmış durumda bugün. Toplum bir yandan bu enkazın altından kurtarılma umuduyla feryat ederken, diğer yandan sarsıntılar her geçen gün daha da şiddetlenerek devam ediyor.

Gün geçmiyor ki bütün bir toplumu derinden sarsan olaylar ve krizler ile karşılaşmayalım. Kimi zaman okul saldırıları, sokak cinayetleri ve aileler içinde yaşanan katliamlarla; kimi zaman yüz binlerce insanın birikimini bir gecede yok eden fon vurgunları, borsa krizleri ve dolandırıcılık hadiseleriyle sarsılıyoruz. Bir gün, içki, uyuşturucu ve fuhuş batağına saplanmış, suç çetelerinin eline düşmüş, hayata dair tüm değer ve anlamları yitirmiş gençliğin sorunlarını konuşuyoruz; diğer gün dağılıp parçalanmış aileleri tartışıyoruz. Nereye baksak çürüme var, nereye baksak yıkım ve enkaz var, nereye baksak yok olmaya yüz tutmuş bir toplum var karşımızda.

Toplumun içinde bulunduğu bu enkazın vahametini gözler önüne sermek, yaşanan sosyal sarsıntı ve depremlerin sebeplerini, etkenlerini ve sonuçlarını ortaya koymak için bu kampanyayı başlattık. “Neden bu haldeyiz ve nasıl kurtuluruz?” sorularına gerçek ve köklü çözümler aramak, bu çözümleri kamuoyuyla tartışmak ve gerekli adımların atılmasını sağlamak için adım attık.

Sosyal depremler sonucunda oluşan bu enkaz, tüm toplum kesimlerini etkilemektedir. Dolayısıyla bütün Müslümanlar ve bütün İslami cemaat ve kitlelerin bu vahim durum karşısında sorumluluk almaları gerektiğini söylüyoruz. Genç nesiller gözlerimizin önünde ellerimizden kayıp giderken, toplumun yapı taşı olan aileler bir bir dağılırken, İslâm’ın yasakladığı haramlar aleni bir şekilde işlenirken, toplum bir ateş çukurunun kenarında yok oluşa doğru sürüklenirken; başta İslami kitleler olmak üzere tüm Müslümanların bu konuları hayat memat meselesi olarak görmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Her ne pahasına olursa olsun bu sorunları ortadan kaldıracak köklü çözümlerin uygulamaya konulmasının da en öncelikli vazife olduğuna inanıyoruz.

Son olarak, altında kaldığımız enkazdan, içine düştüğümüz bataklıktan ve kıyısında olduğumuz cehennem çukurundan kurtulmanın tek yolunun, yeniden İslami hayata dönmek olduğuna; ekonomiden siyasete, yönetimden yargıya, eğitimden ticarete, kadın-erkek ilişkilerinden devletlerarası ilişkilere kadar her alanda sadece Allah’ın indirdikleri ile hükmedilmesi gerektiğine inanıyoruz.

“Sosyal Depremler ve Enkaz Altındaki Toplum” başlıklı kampanya kapsamında Türkiye’nin birçok bölgesinde gerçekleştireceğimiz ziyaretler, konferanslar, paneller, istişare toplantıları ve sosyal medya etkinlikleri gibi çeşitli faaliyetlere İslami camianın iştirakini önemsiyor ve tüm Müslümanları davet ediyoruz. Yürüteceğimiz bu kampanya çalışmalarının; enkaz altındaki toplumu yıkımdan kurtaracak, insanlarının özü ve hamuru olan İslâm’a dönmelerine kapı aralayacak büyük hayırlara vesile olmasını, âlemlerin rabbi Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan niyaz ediyoruz.

لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ “Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.” (Saffat 61)

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

27 Ekim 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.