HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 3 Mart 2026

Müslümanların yaşadığı çöküşün sebebi devletsizlik ve otoritesizliktir başka bir şey değildir.

ABD-İRAN SAVAŞI

Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Bu mübarek Ramazan ayında da coğrafyamıza yönelik yine azgın ve küstah kâfirlerin saldırılarıyla karşı karşıyayız. Bir saldırı bitmeden diğeri başlıyor. Gazze’de iki yıl boyunca uygulanan vahşi zulüm, barış maskesi altında çeşitli şekillerde devam ederken Haçlı ve Siyonistlerden oluşan küfür şebekesi bu kez İran’ı hedef aldı. Geçtiğimiz cumartesi Büyük şeytan ABD’nin başkanı Trump ve onun beslemesi olan lanetli Yahudi varlığı, tam bir teslimiyet elde etmek için İran’a karşı haydutça bir saldırı başlattı. Üstelik bu saldırı Umman’da ABD-İran müzakereleri sürerken ve İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair taahhüt vermesinin hemen ardından yapıldı. Kâfirler, bir kez daha muhataplarına tuzak kurup anlaşmalarına ihanet ettiler. Tıpkı Rabbimizin onlar hakkında bildirdiği gibi; aşağılık, yalancı ve nankör olduklarını gösterdiler.

Her şeyden önce şu gerçeğin altını çizmek istiyorum; öncesi ve sonrasıyla bu Haçlı-Siyonist saldırısı sadece İran’a değil, aslında İslam’a ve tüm Müslümanlara karşı yapılmıştır. Zira kâfirler Müslümanlarla, bizimle savaşırken renk, dil, mezhep ve sınır gözetmezler. Onların düşmanlığı Kelime-i Tevhidedir. Kinleri ve öfkeleri İslam’ın tertemiz üstün akidesine, yüce ahlakına ve Müslümanların insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet oluşuna yöneliktir. Ülkeler üzerindeki siyasi çıkarları bir kenara küfür cephesinin temel saldırı motivasyonu budur. Bunu ABD Savunma Bakanı ve katil Netanyahu’nun açıklamalarında gördük. Gazze’deki soykırım savaşında küfrün nasıl tek millet olduğuna hep birlikte şahit olduk.

Sömürgeci Amerika Sünnî Afganistan ve Irak’ı işgal ederken ne hissediyorsa Şiî İran’a saldırırken de aynı şeyi hissediyor. Yahudi varlığı “İsrail” Sünnî Gazze ile Şiî Lübnan arasında ayrım yapmıyor. Hatta bölgedeki toprakların büyük bir bölümünün kendisine ait olduğunu, Büyük “İsrail” safsatasının gereği olarak o toprakları gasp etmek istediğini açıkça dile getiriyor. Dolayısıyla vurulan sadece İran değildir. Vurulan İslam ümmeti olarak bizleriz. Saldırı ve tecavüz bize yapılmaktadır. İran rejiminin zalim olması, on yıllardır Amerika’nın yörüngesinde dönmesi, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ABD’ye yardım etmesi, elinde on binlerce Müslümanın kanının olması bu gerçeği değiştirmez. İran’ın işlediği cürümlerden dolayı ABD’nin kendisine musallat olması da Müslümanların bu savaşa kayıtsız kalmasını meşru kılmaz. Çünkü savaş Müslümanlara yöneliktir. Suç işleyenler suçlarının hesabını Allah’a ve ümmete verecektir. Zira İran, zaten Amerika’ya hizmet etmenin ve ona güvenerek kendi çıkarlarını sağlama düşüncesinin acı bedelini ödüyor.

İslam, saldırıya uğrayan İslam beldelerini savunmak için birleşmeyi farz kılar. Allah’ın hükmü; ulusal çıkarların, yapay sınırların ve uydurma mezhepsel bölünmelerin üstündedir. Gerçek şu ki, sadece Pakistan, Türkiye veya Mısır gibi tek bir devlet bile İran’ın yanında yer alsaydı, Amerika’nın bölgedeki askeri gücü Hürmüz Boğazı’na gömülürdü. Pakistan hipersonik füzeleriyle Amerikan uçak gemisi filolarını batırsaydı Amerika’nın beli kırılırdı. ABD’nin sahip olduğu tüm savunma sistemlerine rağmen Amerikan deniz filoları kolay hedeflerdir. Ancak ne hazindir ki Arap rejimleri ve İslam beldelerinin başındaki diğer yönetimler ümmetin devasa askeri gücü ve imkânlarını Müslümanları değil kâfirleri korumak için kullanıyorlar. Bakınız bölgedeki işbirlikçi devletlerin fiili desteği ve buralardaki Amerikan askeri üsleri olmasaydı bu hoyratça saldırılar asla mümkün olamazdı. İslam beldeleri yöneticileri Amerika’ya hizmet için üstlendikleri utanç verici rol aşikârdır.

Bu sorunun temelinde Müslümanların parçalanmışlığı vardır. Bu parçalanmışlık zamanla türlü fitne oyunlarıyla Müslümanlar arasında karşılıklı düşmanlık ve savaşlara dönüştürüldü. Öyle ki Pakistan Afganistan ile bütünleşip güç birliği sağlamak ve kardeş olmak yerine Amerika’nın pis çıkarları için onunla savaşmaya yelteniyor. Körfez ülkeleri İran’ı vurması için ABD’ye üslerini kullandırırken İran ABD uçak gemileri yerine Körfez ülkelerini hedef alıyor ve gücünün çok az bir kısmını kullanıyor. Meselenin en acı ve utanç verici yönü bir bütünde kâfirler tarafından coğrafyamıza yapılan tüm bu işgal, saldırı ve katliamların 57 İslam beldesi yöneticileri tarafından seyredilmesidir. Bu kadar devlet, bu kadar askeri güç, bu muazzam servetler, cihad ruhuna sahip milyonlarca Müslüman asker Haçlı-Siyonist projeye karşı koymuyor koyamıyor.

Bakınız, en son İslam İşbirliği Teşkilatı bir bildiri yayınlayarak İran’ın Körfez’deki ABD üslerine yönelik saldırılarını kınadı ve “kabul edilemez” olarak niteledi. Açıklamada ABD ve Yahudi varlığının İran’a saldırılarıyla alakalı herhangi bir ifade yer almadı. Yani rezil bir şekilde Haçlı-Yahudi ittifakının İran’a saldırısının peşine takılarak düşmanın propagandasına hizmet ettiler. Bu saldırının sadece İran’a yapılmadığını bildikleri halde ihanet söyleminde ortak oldular. Eğer bu yönetimler, Amerika’nın kendilerine zerre kadar değer vermeyeceğini anlayabilselerdi tarihten ders alırlardı. Zira tarih, kullanım süresi dolunca efendileri tarafından çöpe atılan uşak yöneticilerle doludur.

İşte ahvalimiz budur. Bu tablo, İslam’ın yegâne meşru devleti olan Râşid-î Hilafet’i kurmak için çalışmanın Müslümanlar açısından ne kadar hayati bir zorunluluk olduğunu yüzümüze vurmaktadır. Hilafet; ümmetin fikirlerini, güçlerini ve imkânlarını birleştirecek; işgalci Siyonist varlığın kökünü kazımak için derhâl cihad başlatacak ve sömürgeci kâfir ABD’yi topraklarımızdan kovarak onunla büyük bir hesaplaşmaya girecektir. İşte o zaman Allah’ın nusretiyle izzet ve şerefimiz geri gelecek; küfür ve uşakları zelil ve mağlup olacaktır.

3 MART 1924’ÜN ÜZERİNDEN 102 YIL GEÇTİ

Bugün 3 Mart, bugün Müslümanların kara günü, İslam ümmetinin kalkanının kırıldığı gün, Müslümanların 13 asırlık güçlü devletlerinin yıkıldığı gün, Allah’ın hükümlerinin yeryüzünden sökülüp atıldığı, Kur’an’ın yasaklandığı ve bir gecede cahil bırakıldığımız gün bugün. İslam akidesi ile birbirine kardeş olan İslam ümmetinin farklı farklı milletlere, tek bayrak ve tek çatı altında bulunan topraklarımızın ulus devletlere bölündüğü gün. Coğrafyamız üzerinde cetvelle yeni sınırların çizildiği, birbirimizi görmeyelim, geçmişimizi, tarihimizi hatırlamayalım diye aramıza demir çitlerin çekildiği, beton duvarların örüldüğü gün bugün.

Evet, bir taraftan Ramazan ayının manevi atmosferinde Müslümanlara yeniden ümmet olmaları için çağrı yapıyoruz, ama diğer taraftan da acı ve ıstırapla bu kara günü, 3 Mart’ı yaşıyoruz. Hilafetin yıkılışının üzerinden tam 102 yıl geçti Kıymetli Müslümanlar… İslamsız, Kur’ansız, nizamsız bir asır geçti. Nasıl oldu peki, 13 asırlık bir çınar nasıl devrildi? Lozan’da İngilizlerle anlaşarak, tehdit ve korku atmosferinde adeta oldubittiye getirilerek, korkak ve kalleşçe sırtından hançerlenerek yıkıldı Hilafet.

Bu sarsıcı yıkımın getireceği ağır sonuçları maalesef çok az Müslüman hissedebildi o gün. Anadolu’dan Şeyh Said gibi âlimler ayağı kalktılar, Mısır’dan şairler Hilafet için mısralar dizdiler, Hint alt kıtasından iki kardeş; Mevlânâ Şevket Ali ve Mevlânâ Muhammed Ali Cevher, Hilafet kaldırılmasın diye bir hareket kurdular. Hindistan’ın her şehrine yayıldılar ve yüz binlerce Müslümana tek tek ulaştılar. Osmanlı güçsüz kalmasın, Hilafet yıkılmasın diye 14 ayrı seferde Hindistan topraklarından, bugünkü Pakistan ve Afganistan Müslümanlarından para toplayıp Anadolu’ya gönderdiler. Maalesef o paralar, Hilafeti yıkanlar tarafından çalındı, o yardım paraları ile faiz bankaları kuruldu. Ve maalesef o paraları toplayan Pakistan ve Afganistan bugün birbiri ile savaşıyor. Neden mi hepsi Hilafetin yokluğundan…

Hilafetin yokluğunda önce İngilizler sonra Siyonist Yahudiler mübarek belde Filistin’i işgal ettiler. Fransızlar Cezayir’de 20 yıl boyunca soykırım yaptılar, bir milyondan fazla Müslüman’ı katlettiler. Ruslar Orta Asya’yı İslamsız hale getirdiler, Müslüman Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Tatarları, Kırımlıları sürgüne, tehcire zorladılar ve adeta kırdılar. Amerikalılar Irak’ta, Afganistan’da tecavüzler, zulümler, katliamlar yaptılar, milyonlarca çocuğu öksüz ve yetim bıraktılar. Çin Doğu Türkistan’da on yıllardır ağır işkencelerle Uygur halkını öldürüyor. Budistler Hindistan’da, Keşmir’de Arakan’da yakıp yıktılar. İslam beldelerindeki tağuti rejimler, zalim diktatörler ise kendileri lüks ve şatafat içinde yaşarken Müslümanları açlığa, yokluğa, sefalete mahkûm ettiler. İtiraz edenleri, ayağı kalkanları hapsettiler, işkence ettiler ve zindanlarda çürüttüler. Ortadoğu ve Afrika’nın tüm servetleri, zenginlikleri çalındı yağmalandı. Bunların hepsi Hilafet’in yokluğundan…

Bir asır boyunca yaşanan bütün bu hadiseler bize bir şey göstermiştir, o da şudur; Müslümanların toprakları üzerindeki işgal ve katliamlara dur diyecek, bölünme ve parçalanmayı bitirecek, ümmeti yeniden tek çatı altında toplayacak, birliğini muhafaza edecek, Müslümanların canının, malının ve namusunun koruyucusu olacak yegâne güç Raşid-i Hilâfet Devleti’dir.

Müslümanların yaşadığı çöküşün sebebi devletsizlik ve otoritesizliktir başka bir şey değildir. Bunu, bu fikri ve siyasi çöküşün sebebini gören biri çıktı, Filistinli bir âlim, bir aydın, bir mütefekkir, bir müçtehit çıktı Hilafet’in yeniden kurulması için bir çalışma başlattı ve “modern denemin” ilk ve tek İslami partisini Hizb-ut Tahrir’i kurdu. Bugün İslam coğrafyasında, Müslümanların yaşadığı bu çöküş, bu zillet ve aşağılanmaya çare olarak İslam’dan, Rasulullah’ın sünnetinden doğru bir çözüm getiren Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani’den başka biri yok, başka bir düşünce yok çıkmadı. Islah hareketlerinin, İttihadı İslam çalışmalarının, demokratik sistemi araç olarak kullanan parti ve hareketlerin durumu ortada…

Bu nedenle ümmetin kurtuluşu ve tekrar izzetli ve şerefli günlerine dönüşü için yapılacak tek çalışma, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodu üzere Râşidî Hilafet Devleti’nin yeniden kurulmasıdır, bunun için çalışmaktır. Raşid-i Hilafetin yeniden kurulması sadece bir tercih değil tüm Müslümanlar için şeri ve siyasi bir zorunluluktur. Zira Hilafet, şer'i bir hükümdür. Yeniden var edilmesi farzdır ve birçok farz onun varlığına bağlıdır.

Rabbimiz şöyle buyuruyor; فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ عَمَّا جَاءكَ مِنَ الْحَقِّ “Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve Sana gelen haktan (sapıp da) sakın onların hevâlarına tâbi olma!”

Yine Rabbimiz başka bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor; وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ “Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet! Onların hevâlarına tâbi olma ve Allah’ın Sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın!”

Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur; كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلّمَا هَلَكَ نَبِيّ خَلَفَهُ نَبِيّ، وَإنّهُ لاَ نَبِيّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ “İsrâiloğullarını, Nebiler siyaset ediyordu (yönetiyordu). Bir Nebi vefât edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Ve Şüphesiz Benden sonra Nebi yoktur. Birçok Halifeler olacaktır.”

Bunlar apaçık delillerdir, Allah’ın indirdikleri ile hükmetmek ise ancak bir kuvvet ile yani devlet ile olur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem İslam Devleti ile Allah’ın hükümlerini uyguladı. Rasulullah efendimizin vefatından sonra Raşid Halifeler hakeza aynı şekilde İslam ile hükmettiler. Ama maalesef bugün Batı kültüründen beslenmiş ve kendi dinine yabancılaşmış zihinler, Kuran’da ya da İslam’da hilafet yok, İslam’ın bir devlet talebi yoktur diyebiliyorlar.

Hilafet Müslümanlar için şeri bir zorunluluk olduğu gibi aynı zamanda siyasi bir zorunluluktur, çünkü yeryüzünü ifsat eden, girdiği her yerde katliam, kan ve gözyaşına sebep olan Batı’nın işgal ve sömürü politikalarına son verecek olan Raşid bir Halifenin liderliğinde yürütülecek İslami siyasettir.

Hilafet Müslümanlar için şeri bir zorunluluk olduğu gibi ekonomik bir zorunluluktur, çünkü yeryüzünün zenginlik kaynaklarına sahip olan İslam ümmeti, bu kaynakların sömürülmesinden dolayı fakirlik ve sefalet ile karşı karşıya kalmaktadır. İşte bu kaynakları sömürülmekten kurtaracak ve gelirlerini Batıya değil asli sahipleri olan Müslümanlara döndürecek olan ancak Hilafet Devletinde tatbik edilecek İslam iktisat nizamıdır.

Hilafet Müslümanlar için şeri bir zorunluluk olduğu gibi askeri bir zorunluluktur çünkü dünyanın güçlü ve yenilmez ordularına sahip olan İslam ümmeti, Hilafet olmadığı için korkak Yahudilerin bile hışmına uğruyor. İslam beldelerindeki askeri potansiyel karşısında hiçbir gücün duramayacağı devasa bir güçtür. Bu gücü bir araya getirip bir yerden harekete geçirebilecek tek siyasi irade Raşidi Hilafetin iradesidir.

Bu sebeple Hilafet Müslümanlar için olmazsa olmazdır, İslam ümmeti için varlık yokluk meselesidir. Hilafet bizim yani Müslümanların meselesidir. Onun yeniden kurulması muhakkak gerçekleşecektir mesele bizim bu işin neresinde olduğumuzdur. Çünkü Hilafet Allah’ın vaadi ve Rasulullah’ın da müjdesidir.

Rabbimiz şöyle buyuruyor: وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ “Allah sizden iman edip salih amel işleyenleri onlardan öncekileri (yeryüzünde) halife kıldığı gibi onları da halife kılacağını, razı olduğu dinlerini üstün kılacağını ve korkularından sonra onlara güven vereceğini vaad etti.” (Nur 55)

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

17 Şubat 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.