HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 16 Haziran 2026

HİCRETİN 1448’İNCİ YIL DÖNÜMÜ

Muharrem hilalinin görülmesiyle birlikte Hicret'in 1448. yılına girmiş bulunuyoruz. Bildiğiniz gibi İslam takviminde 1 Muharrem, hicri yeni yılın başlangıcıdır. Bu vesileyle Hizb-ut Tahrir olarak özelde Türkiye, genelde tüm dünya Müslümanlarının hicri yeni yılını tebrik ediyoruz. Hicri yeni yılın bütün İslam ümmetine bereket ve hayırlar getirmesini temenni ediyoruz. Hicri yılın; zulümlerin bitmesine, İslam’ın adaletinin yeryüzünde tesis edilmesine, coğrafyamızdaki işgal ve katliamların son bulmasına, ümmetin birlik ve beraberliğine, nusret ve fetih kapılarının ardına kadar açılmasına vesile olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Hicret, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in başkanlığında Müslümanların ilk devleti olan Medine İslam Devleti’ne yürüyüşün simgesidir. Hicret; devlet kurmak için kalkmak, zorlu ve meşakkatli yolları adımlamak, Allah'ın nusretine koşmaktır. Mekke'de ağır imtihanlarla geçen günlerden sonra Müslümanları selamete kavuşturan ve esenlikli bir ufka ulaştıran yolculuktur. Hicret sadece bir mekândan başka bir mekâna göçmek değil, karanlık bir çağdan aydınlık bir zamana yürüyüştür. İşte bu yürüyüş, siyasi ve ideolojik bir yürüyüştür.

Ancak İslam’ın izzetinden mahrum olanlar, İslam’ı camilere ve vicdanlara hapsedenler, aldatıcı ve geçici olan dünya hayatına tamah edenler hicreti mana ve mefhumundan saptırmaya devam ediyorlar. Bu güruh bazen hicretin zulümden kaçış, bazen daha müreffeh bir hayat arayışı olduğunu, bazen de kişinin kötülüklerden iyiliğe hicret ederek kendisini düzeltmesi anlamına geldiğini söylüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı her yıl cuma hutbelerinde bu yalan ve yanlış argümanları tekrarlayarak hicretin anlamını tahrif etmekte ve Müslümanları kutlu hedeften uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Bir kez olsun bile hicretin siyasi yönünden, İslam ile hükmetme farziyetinden bahsedilmiyor.

"Hicret devlettir" demeye dilleri varmıyor; çünkü o zaman Müslümanlar, "İslam devleti nerede?" diye soracaklar. "Neden yöneticiler Allah’ın nizamını tatbik etmiyor?" diyecekler. "Hicret buysa alimler, Resulullah’ın yaptığı gibi sahaya inerek İslam devletinin kurulması yolunda niçin ümmete önderlik etmiyor?" diyerek sorgulayacaklar. Ve daha başka birçok muhasebe konusu gündeme gelecek. Ne var ki güneş balçıkla sıvanmaz, ilahi hakikatleri ters yüz etmeye kimsenin gücü yetmez. Allah’ın izniyle bu kutlu yürüyüş, nice muhlis Müslüman’ın azim ve gayretleriyle emin adımlarla bugün de yoluna devam ediyor. Kervan ilerlemektedir, menziline ulaşana kadar da asla durmayacaktır.

Hicret, insanlığı cahiliye karanlığından çıkarıp İslâm’ın nuru ile aydınlatan yeryüzünün en büyük devrimidir. Hicret, Halife Ömer Radıyallahu Anh’ın dediği gibi batılın yok oluşunu ve hakkın zaferini tüm dünyaya ilan eden bir manifestodur; insanlığı cahiliye karanlığından çıkarıp İslâm’ın nuru ile aydınlatan bir ufuktur.

Ama bugün o ufka ulaşmaktan yoksun olanlar, hâlâ cahiliyenin bağnaz ve dar kalıplarında; laiklikte, cumhuriyette, milliyetçilikte ve menfaatçilikte çözüm arıyorlar. Sömürgeci Amerika’nın müttefiki, kafir Trump’ın hizmetkarı olmayı şeref ve başarı sayıyorlar. Koltuklarını korumak için Rablerini ve kendilerini unutuyorlar, İslam’a ve Müslümanlara ihanet ediyorlar. Bu yüzden Gazze harabe ve sahipsiz, Filistin ve Mescid-i Aksa esir, Doğu Türkistan uzaklarda kan ağlıyor; Sudan’dan Yemen’e, Arakan’dan Beyrut’a İslam ümmeti acı ve zilleti yaşıyor. İşte onun için hicret, bir diriliştir!

Peki ya bugün Müslümanlar olarak biz hicrete ne kadar önem veriyoruz? Hicretin üzerinden, ilk İslam Devleti’nin kuruluşunun üzerinden tam 1448 sene geçti. İslam’ın son devleti olan Osmanlı Hilafeti’nin yıkılmasının üzerinden ise 102 yıl geçti. Oysa sahabe efendilerimizin icmasıyla, Müslümanların üç günden fazla halifesiz ve devletsiz kalması caiz değildir. O sahabeler ki hicreti, yani İslam devletinin kurulmasını, İslam takviminin başlangıcı olarak seçtiler. Dikkat edin; Resulullah’ın doğumunu veya bi'setini değil, devletin kuruluşunu takvim olarak seçtiler. Yani onlar bu benimsemeleriyle açıkça; "Devletsiz İslam, halifesiz Müslüman olmaz" dediler.

Gerçekte de böyledir kıymetli Müslümanlar. Bir devlet olmaksızın İslâm’ın kâmil manada tatbik edilmesi imkânsızdır. Bir halîfe olmaksızın Müslümanların birliği söz konusu olamaz. Devlet olmazsa hükümler uygulanamaz, hadler ikame edilemez, adalet tesis edilemez, zulümler bitemez, şerler defedilemez, hayırlar yayılamaz ve fetihler gerçekleştirilemez. Devlet olmazsa İslâm’ın ve Müslümanların şeref ve izzeti korunamaz. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne kadar da doğru söylemiştir: “İmam (Halife) ancak bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

Bu vesileyle bir kez daha tüm Müslümanların hicri yeni yılını kutluyor ve bu yeni yılın Raşidi Hilafet’in ikamesine vesile olması için dua ediyoruz. Ey Rabbimiz! 1448 sene önce Resulü'nün devletine yürüdüğü gibi, bizlere de devletimize yürümeyi nasip et... Bizlere Senin lütfuna layık olmayı, nusretini ve yardımını hak edebilmeyi nasip et... Amin.

ABD-İRAN ANLAŞMASI

Amerika Birleşik Devletleri ve Yahudi varlığının İran’a karşı başlattığı gayrimeşru savaş, dün imzalandığı açıklanan bir anlaşmayla sona erdi. Anlaşmanın içeriğine geçmeden önce birkaç hususu vurgulamak istiyorum.

Birincisi bu savaş, ABD ile İran arasında Umman’da başlatılan ve Cenevre’de sürdürülen diplomatik müzakereler henüz sonuçlanmamışken başlatıldı. Yani diplomasi kanalları henüz kapanmamışken bir anda savaş patlak verdi ve İranlı yetkililer müzakere hazırlıkları yürütürken sabah saatlerinde suikaste uğradı.

Bu savaşın ne devletlerarası hukukta ne de ABD iç hukukunda hiçbir dayanağı ve meşruiyeti yoktu. Trump yönetimi ve Yahudi varlığı, hiçbir onay veya gerekçe aramaya bile tenezzül etmeksizin pervasızca bu savaşı başlattı. Bu durumun bir benzerini Gazze soykırımında da görmüştük. Küfrün elebaşları, sözde devletlerarası düzeni ve hukuku ayaklar altına alarak Gazze’deki katliamlarını işlediler. Anlaşılan buradan aldıkları cesaretle, aynı hukuksuzluğu İran’a karşı da sergilediler. İran’da ilk hedef alınan yerlerden birinin de yaklaşık 200 masum yavrumuzun katledildiği okul saldırısı olması, bu vahşetin en net göstergesi olmuştur.

Devletlerarası hukuk böylesine pervasızca çiğnenirken tüm dünya devletleri tıpkı Gazze’de olduğu gibi yine ölüm sessizliğine büründü. ABD veya Yahudi varlığına karşı hiçbir devlet ağzını açamadı, sözde kınama açıklamalarından başka hiçbir somut adım atılmadı. Üstelik bu savaş petrol ve doğalgaz tedarikinde ciddi sorunlara yol açtı, enerji fiyatları yükseldi, dünya çapında enflasyon tırmanışa geçti ama bu bile devletleri bu savaşa karşı harekete geçiremedi. Bu durum ABD’nin ve başkanı küstah Trump’ın dünyayı nasıl korkuttuğunu ve aşağıladığını gösteriyor. Keza Yahudi varlığının nasıl bir dokunulmazlığa sahip olduğunu gösteriyor.

Bunları söylerken sadece gayrimüslim Batılı devletleri kast etmiyoruz, İslam coğrafyası üzerinde kurulu ulus devletlerin de bunlardan farkı yok. Hepsi ABD ve Yahudi varlığı karşısında sus pus oldu. Saldırganları kınamaya bile cesaret edemeyip İran’ı suçlamaya yöneldi. Ulus devletler derken İran da bunlardan müstesna değil. İran devleti de Müslüman kanını dökmüş hunhar bir devlet olarak kendi halkına karşı işlenen katliamları unutup bu saldırgan kafirlerle küçük düşürücü bir anlaşma imzalamıştır. İstatistiklere göre savaşta yaklaşık 8000 insan katledildi. Bunun sadece 50’si Amerikalı veya Yahudi iken diğer tüm kurbanlar İran’da ve Lübnan’dakiler başta olmak üzere Müslümanlar!

Anlaşmanın son yayınlanan maddelerine gelince, basına ilk yansıyan 14 maddelik metinden farklı olduğu anlaşılıyor. Hatta Trump ve ABD’li yetkililer tam metnin Cuma günü duyurulacağını söylüyor. Bu anlaşmada İran’a hiçbir tazminat ödenmedi ve İran’ın Hürmüz’deki kontrolü kaldırıldı. Ayrıca İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması 60 gün sürecek müzakere sürecinde gösterilecek performansa bağlı kılındı. Yani istismara ve değişime açık bir konu. Yine ABD ordusunun bölgede kalmasının yanında Yahudi varlığının da Lübnan’daki işgali anlaşma kapsamının dışında tutuluyor. Diğer taraftan ne yazık ki Gazze’nin G’si bile anlaşmada yer almadı. Güya İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolarlık bir fon kurulacağı açıklandı ki bunun da uygulanabilir bir tarafı yoktur. Çünkü Trump 3 milyar dolara muhtaç bir halde dünyayı haraca bağlamaya çalışırken İran’a kim 300 milyar dolar verecek? Bu sadece İran halkını anlaşmaya razı etmeyi amaçlayan bir göz boyama mesabesindedir.

Gözlemciler savaşın başından bu yana Amerika’nın başarısız olduğu, savaşta galip gelemediği, ciddi kayıplar verdiği, Yahudi varlığının aciz duruma düştüğü, İran’ın beklenmedik bir başarı elde ettiği yönünde hemfikirdi. Böyleyken imzalanan bu anlaşma, üstü örtülü bir teslimiyet anlaşması ve Trump’a sunulmuş bir armağan gibi görünmektedir! Üstelik bu anlaşma sayesinde Trump kendisini muzaffer ve barış adamı olarak ilan edebiliyor ve Kasım ayındaki Kongre seçimlerine eli güçlü girmek istiyor. Başta Pakistan ve Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin de ABD ve Yahudi varlığına sunulan bu anlaşmada, keza bataklıktan kurtarılmalarında paha biçilmez bir katkısı var.

Fakat bütün bunlar, sömürgeci kafir ABD’nin çöküş sürecine girdiği, Yahudi varlığının tüm dünyada nefret objesi haline geldiği, ulus-devlet sisteminin çöktüğü, devletlerarası düzenin artış işlevsiz kaldığı ve koca bir kara delik meydana getirdiği gerçeğini değiştirmiyor. Umuyoruz ki bunlar, Allah’ın izniyle İslam devletinin kuruluş sancıları olacak, tüm insanlığın küfrün karanlıklarından İslam’ın aydınlığına çıkışına vesile olacaktır. Muhakkak ki bu, Allah için hiç de zor değildir.

İSLAMİ DEĞERLER VE MÜSLÜMANLAR HEDEF ALINIYOR

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne İslami değerler ve Müslümanlar, laiklerin ve Kemalist kesimin hışmından hiç kurtulamadı. Bir asır önce iffetli Müslüman Anadolu kadını ve onun tesettürü nasıl ki yeni rejimin sahipleri tarafından saldırıya uğradıysa, İslam’ın evliliğe bakışı iftira ve yalanlarla nasıl ki karalandıysa bugün de aynı şekilde bu düşmanlık ve kötülük devam ediyor.

Güncel iki önemli konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisi daha yeni Batman’da yapılan bir icazet merasimi ile ilgili… Hafızlık ve İslami ilimler eğitimi veren bir medresede eğitimlerini tamamlayan kız öğrencilere icazet merasimi yapıldı. Bu merasim ile ilgili videoyu sosyal medyada gören bir Cumhuriyet yazarı kadın hemen 3 Mart ve devrim kanunları hatırlatması yaparak Öğretim Birliği ile medreselerin kapatıldığını burada açıkça yasaların çiğnendiğini söyleyip bakan ve bakanlığa şikâyette bulunmuş. Tabi bu yazar gibi laik atak geçiren bütün Kemalistler de saldırıya geçmişler.

Kendilerini, çağdaş ve ilerici, Müslümanları ise bağnaz ve gerici gören bu kesim, “medresenin” Türkçe karşılığının “okul veya ders verilen yer” olduğunu bilmeyecek kadar cahildirler. Bunlar çağdaşlığı ve ilericiliği açılıp saçılmak, dekolte kıyafetler giymek, kadın erkek karma karışık ortamları paylaşmak ve hatta anaokulu çağındaki küçücük çocukları çıplaklığa alıştırmak olarak görüyorlar. Müslüman bir kadın tesettüre bürünüyorsa, karma eğitime itiraz ediyorsa, Kur’an ve İslami ilimler eğitimi alıyorsa bunlara göre gerici sayılıyor. Ama bir kız bedenini herkese açıyorsa, dans ve bale yapıyorsa çağdaş ilerici oluyor. Allah bunların şerrinden bizi ve tüm Müslümanları, bunların zihniyetinden de çocuklarımızı ve tüm gençliği korusun. Burada özellikle vurgulamam gereken bir şey daha var; laiklerin bu şekilde cesaretle İslami değerlere saldırmalarının bir sebebi de Kemalizm’i Müslümanların ev ve işyerlerine sokan, Kemalist seviciliği temiz zihinlere işleyen iktidar ve şürekâsıdır. Bunun da bilinmesi gerekir.

Sizlerle paylaşmak istediğim ikinci hadise, iktidar ve çevresinin bu düşmanlığı nasıl beslediğini ortaya koyuyor. Malum hepinizin bildiği son günlerde de kamuoyunda çokça konuşulan Yusuf Ziya Gümüşel dava dosyası var. Hafızlık ve İslami ilimler eğitimi veren bir vakfın kurucusu ve hocası, kızının erken yaşta yaptığı evlilik meselesi üzerinden laik kesim tarafından aylarca linçlendi. Hedefte sadece hoca yoktu elbet; İslam, İslam’ın evliliğe bakışı, nikâh akdi, efendimiz Sallallahu aleyhi ve Sellem, Hz. Aişe annemiz ve İslami birçok değer adeta bu süreçte taşlandı. Laik zihniyete sahip bir gazeteci ve bir radyocu kadının yönlendirmeleriyle suçlu olup olmadıklarına bakılmadan bir kurum ve tüm aile hedef tahtasına kondu. Kadın dernekleri başta olmak üzere tüm feminist örgütler meseleye çöreklendiler. Aile Bakanlığı davaya taraf oldu ve laik kesimin gündemini destekledi. Diyanet İşleri Başkanlığı dahi bu kirli propagandadan etkilenerek İslam’daki evlilik konusunu Cuma hutbesine konu edindi ve Kemalistlerin ekmeğine yağ sürdü. İslam’ın değerleri, şiarları ve hükümleri laik rejimin mahkemelerinde yargılandı, yine sanık sandalyesine İslam ve Müslümanlar oturtuldu. İslam düşmanı laikler ve KADEM’inden bilmem neyine kadar iktidar taifesi ise kalemi kıran tarafta birlikteydiler.

Şimdi bugün; geçen onca zaman, mağdur olan insanlar, yıkılan ve dağılan bir ailenin hali ortadayken yürütülen yargılamalar neticesinde Yargıtay dokuz ayrı gerekçe ile davayı bozdu ve yeniden yargılama kararı verildi. Hukuki detaylara çok girmek istemiyorum, zira hepiniz medyadan bu süreci takip ettiniz. İstinaf Mahkemesi ve yerel mahkeme Yargıtay’ın bu bozma gerekçelerinin hiçbirini dikkate alıp değerlendirmeden aynı şekilde cezaları onadı. Yani Müslümanlara yönelik yargı zulmü devam ediyor.

Kamuoyunda bu yargılama bahanesiyle İslam ve Müslümanlara yönelik yürütülen kirli kara propagandayı yürütenler nasıl ki sorumluysa bu zemini hazırlayanlar da, destekleyenler de, sessiz kalanlar ve laiklerin öfkesinden korktukları için eziklik hissi yaşayanlar da sorumludur. Allah suçluları bilen, zalimleri gören mazlumları da gözetendir.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

16 Haziran 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.