Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 13 Ocak 2026

HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 13 Ocak 2026

"Mesele ne sivil katliamıdır ne de Suriye’nin toprak bütünlüğüdür, mesele ABD’nin çıkarlarıdır."

BATI İÇİN TEHDİT, DÜNYA İÇİN UMUT: HİLAFET

Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Bu hafta toplantımıza 105 yıl önce kaybettiğimiz değerimiz, davamız, gücümüz ve kuvvetimiz olan Hilafet ile başlıyoruz. Malum 28 Recep’in arifesindeyiz, H. 28 Recep 1342 tarihi, İslam ümmeti için kara bir gündür. Çünkü bu tarihte Müslümanların devleti olan Hilafet yıkıldı, İslam ümmeti otoritesiz ve başsız kaldı. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi Ve Selem’in, arkasında korunulan ve kendisiyle savaşılan kalkan olarak bahsettiği Hilafet’in yıkılmasıyla, korumasız kaldık, topraklarımız parçalandı, servetlerimiz yağmalandı, değerlerimiz ve kutsallarımız aşağılandı. Müslümanlar devletsiz kalınca da İslam ve Kur’an ile bağları koparıldı, kaynaksız, dayanaksız, güçsüz ve sahipsiz kaldılar. Kâfirler ve dostları tarafından itilip kakıldılar, kendi yurtlarında işgale, sömürüye ve zulme maruz kaldılar.

Bu 105 yılda yaşanan işgal, zulüm ve katliamları anlatmakla bitiremeyiz Kıymetli Müslümanlar… Mübarek belde Filistin topraklarında 77 yıldır devam eden esaret ortada, Fransızların Cezayir’de yaptıkları soykırım, İngilizlerin Hindistan, Afrika ve Arap coğrafyasında gerçekleştirdikleri işgal ve sömürü, Amerika’nın Irak, Afganistan, Pakistan ve diğer beldelerimizde işlediği cinayet ve tecavüzler… Rusların Çeçenistan, Afganistan ve Orta Asya’da yaptıkları, Çin’in Doğu Türkistan’daki bitmeyen zulmü… Ve bir de bu sömürgeci kâfir devletlere hizmet eden rejim ve yöneticilerin Müslümanların başına musallat olması… Bütün bunlar, 28 Recep 1342 tarihinde Hilafet’in adeta bir oldubittiye getirilerek yıkılmasıyla mümkün oldu. Hilafet var olsaydı bunlar yaşanmayacaktı, bu sebeple 28 Recep Müslümanlar için, bizim için kara gündür.

Hilafetsiz geçen 105 yılda yaşananlara, hatta sadece son 5-10 yılda yaşananlara bile baktığınızda, durumun Müslümanlar ve İslam ümmeti için hiç iç açıcı olmadığını düşünebilirsiniz. Öyle değil mi, mübarek belde, Filistin toprakları parça parça bizden koparıldı, en son parça Gazze’yi yerle bir ettiler, onu da elimizden almak istiyorlar. Ama farkındaysanız o mübarek beldenin sadece bir şehri için, Gazze için iki yılda yüz bine yakın şehit verildi. Müslümanlar aç susuz da olsalar, çadır ve barakalara mahkûm da olsalar Gazze’yi terk etmediler, işgale izin vermediler. 77 yıldır devam eden işgal sürecinde ödenen bedelleri saymıyorum bile, teslim olduk mu olmadık. Ne Filistin’de, ne Afganistan’da, ne Irak’ta ne Suriye’de ne de başka bir beldede teslim olmadık. İşte kâfirleri şaşkına uğratan şey bu iman ve ruhtur, onları öfkelendiren ve daha da saldırganlaştıran, canileştiren şey bu cesaret, bu dava ve mücadeledir. Bu iman ve cesaret, bu sabır ve sebat tüm Müslümanların birleşip kenetlenmesine vesile oldu, dünya halklarının ve insanlığın öfkesine de sebep oldu.

Kâfir Batı ve ABD işte bu sebeple, kendi kutsallarını çiğneme pahasına, putlarını yeme pahasına, değerlerini yok sayma pahasına ajanlarını ve kuklalarını da kullanarak saldırganlaşıyor. Bu onun gücünün değil zayıflığının ve çöküşünün göstergesidir. Kâfir Batı’nın, Amerika’nın, Rusya ve Çin’in, dünya halklarını ve bütün bir insanlığı karşılarına alarak, Gazze’de soykırım gerçekleştiren vahşi Yahudileri desteklemeleri, güçlü olduklarını değil aksine kurulu düzenlerinin yıkılmakla yüz yüze olduğunu gösterir.

Evet, onlar tehlikenin farkındalar ve bunu apaçık ilan da ediyorlar. Bakınız ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard daha geçtiğimiz günlerde ne demişti: “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” demişti. Bundan birkaç hafta önce ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin 2025 Ulusal Strateji Belgesi ilan edildiğinde Müslümanların ideal hedeflerinin Hilafet olduğunu ve Hilafet’in de küçük bir toprak parçasında kalmayacağını söylemişti. Doğru söylüyorlar, Allah’ın izniyle o korktukları şey muhakkak gerçekleşecektir, 105 yıl önce yıkılan Hilafet yeniden kurulacaktır.

Hilafet 28 Recep 1342’de kaldırılmıştır ama Recep ayı da İslam tarihi boyunca hayırlar ve fetihlerle dolu bir ay olmuştur. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürüldüğü İsra hadisesi Recep ayında gerçekleşmiştir. İsra hadisesi, Mekkeli müşriklerin Müslümanlara reva gördüğü boykot yıllarının hemen ardından, Hz. Hatice Annemiz ve Rasülullah’ın amcası Ebu Talip’in vefat ettiği hüzün yılının hemen ardından gerçekleşti. Böylece Rabbimiz, efendimizin hüznünün hafiflemesine ikramda bulunmuştur. Yine Medine’ye hicretten iki yıl sonra müminler, Recep ayında Mekkeli müşriklere saldırdılar, haram ay olmasına rağmen Rabbimiz ayet indirdi ve bu saldırıyı onayladı, böylece Bedir zaferinin yolunu hazırladı. Hicretin 9. Yılında o dönemin en büyük devleti olan Roma’ya karşı Tebük Gazvesi Recep ayında yapıldı. Hicretin 14. Yılında Hz. Ebubekir döneminde Şam’ın fethi Recep ayında gerçekleşti. Endülüs’ün fethi ve tam hâkimiyeti hicri beşinci asırda Recep ayında gerçekleşti, Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü haçlılardan 27 Recep 583’te temizledi.

Evet; Recep ayı hayırlar, zaferler ve fetihler ayıdır, her ne kadar Hilafet bu ayda 28 Recep’te kaldırılmış olsa da, onu yeniden ikame etmek için varlığını ortaya koyan Hizb-ut Tahrir Recep ayında kurulmuştur. Ve bugün İslam coğrafyasının her toprağında Hilafet’in ikamesi için çalışmaktadır. Allah’ın izniyle onun ikamesi muhakkak gerçekleşecektir, buna kesinkes inanıyoruz. Çünkü bu hem Rabbimizin vaadi ve Rasülullah efendimizin müjdesidir, hem de dünyanın bugün yaşadığı siyasi gerçeklik bunun yakın olduğunu göstermektedir.

Hilafet, bugün Müslümanların arzusu ve insanlığın yegâne umudu olmuş durumdadır. Hilafet’in yeniden kurulmasının önündeki engeller ise tek tek yıkılmaktadır. Laik, despotik ve demokratik rejimler, Milliyetçi ve ulusal projeler, bunların Müslümanlar nazarında artık hiçbir değeri yoktur. Geçen bu 100 yıllık kara sayfadan sonra, İslam ümmeti için beyaz bir sayfa açmanın vakti gelmiştir. Dünyayı kapitalizmin zulmünden İslam’ın adaletine Hilafet ile çıkarmanın zamanı gelmiştir. Yeniden Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmanın zamanı gelmiştir. İşte bu sebeple Hizb-ut Tahrir olarak tüm Müslümanları Hilafet’in ikamesi için çalışmaya davet ediyoruz. Şimdi artık çalışma vakti, şimdi artık mücadele etme vakti, şimdi artık Raşidi Hilafet’in vakti…

HALEP’TA YAŞANANLARIN ARKASINDA NE VAR?

Son günlerde Suriye hükümeti ile YPG’nin de içinde olduğu SDG arasında yaşanan küçük çaplı gerginlikler, 6 Ocak’ta kapsamlı bir çatışmaya dönüştü. Suriye ordusu, SDG’nin Halep’teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinden çekilerek kontrolü Şam yönetimine bırakmada ayak sürtmesi üzerine bu iki mahalleye yönelik askerî operasyon başlattı. Dört gün süren çatışmaların ardından 10 Ocak’ta ABD’nin ve uluslararası arabulucuların gözetiminde bir ateşkes sağlandı. Yine aynı ateşkes kapsamında YPG militanları hafif silahlarıyla birlikte Fırat’ın doğusuna tahliye edildiler ve Suriye ordusu iki mahalleyi kontrolüne aldı. Meselenin sıcak ve hassas bir mesele olması doğal olarak birçok manipülasyonu da beraberinde getirmektedir.

Şam yönetimi, 1 Nisan’da karşılıklı olarak kabul edilen ve Halep’ten çekilmeyi içeren anlaşmaya SDG’nin uymadığını gerekçe göstererek bu operasyonu başlattığını söyledi. PKK yanlısı gruplar ise Suriye ordusunun Halep’te sivil katliam yaptığını iddia ederek uluslararası topluma çağrıda bulundular. Asıl konuşulması gereken siyasi gerçek ise hiç gündeme getirilmedi, konuşulmadı.

Biz burada işte bu siyasi gerçeklerden bahsedeceğiz. Suriye’de kimin hangi rolü oynadığını; kimin söz sahibi, kimin aparat olduğunu; kimin gerçekten halkının maslahatını benimsediğini, kimin Batılı kâfirleri razı ederek koltuklarını korumaya çalıştığını anlatacağız. Esasında Müslümanlar olarak meseleye nasıl bakmamız gerektiğini özetlemeye çalışacağız.

Öncelikle Suriye’de yaşanan bu çatışmanın, ülkenin kendi iç dinamiklerinden değil; yabancı güçlerin sömürgeci planlarından kaynaklandığının altını çizmek istiyorum. Osmanlı Hilafet Devleti yıkılana kadar bu topraklarda kardeşlik ve saygı iklimi hâkim oldu. Ne zamanki laiklik ve ulus devlet mantığını esas alan ithal rejimler cebren ve hileyle uygulamaya konuldu, fitne, kaos ve terör coğrafyamızdan hiç eksik olmadı. Suriye’deki durum genel olarak bu sömürgeci politikanın uzantısıdır. Özel olarak ise ABD’nin Suriye İslami devrimini, onun taşıdığı İslami ruhu tümüyle ortadan kaldırmak için oynadığı kirli bir oyundur. SDG denilen yapı da bu oyunda kendisine verilen rolü oynayan bir aparattan başkası değildir. Şimdi aynı SDG, kullanım süresi dolduktan sonra ABD’nin yeni müttefiki Şara yönetimi tarafından askerî baskı ve müzakere yoluyla yeni bir hüviyete kavuşturulacak. Mesele ne sivil katliamıdır ne de Suriye’nin toprak bütünlüğüdür, mesele ABD’nin çıkarlarıdır. Asıl mesele, Baba Esed diktatöründen bugüne Suriye’yi kapalı kutu gibi yöneten ABD’nin, Suriye’yi aynı şekilde elinde tutmak istemesidir.

Şöyle ki; ABD, Suriye’de özerk bir yönetim vaadiyle 2012 yılında YPG’yi Suriye’nin kuzeyine yerleştirerek askerî, ekonomik ve siyasi olarak destekledi. Böylece Suriye’deki Müslüman Kürtlerin İslami devrime katılmasını engellendi. Esed rejimi de kuzey bölgelerinden çekilerek ABD’ye bu politikasında yardımcı oldu. Diğer taraftan SDG, Suriyeli muhaliflere karşı savaştırılarak karşılıklı düşmanlık oluşturuldu. onra bu düşmanlık kullanılarak İslami devrim rotasından saptırıldı ve nihayetinde devrim çalınarak Arap Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. Şimdi ABD, bu Arap Cumhuriyeti’nin iç bütünlüğünü sağlamaya ve istikrara kavuşturmaya çalışıyor. Aslında SDG’nin de buna ciddi bir itirazı bulunmuyor.

ABD’nin elinin olduğu bir yerde bütünlük ve istikrar olmaz, çünkü kendisi bozguncu olan başkasına huzur vermez. Öyle olsaydı ABD, kendi içinde istikrar ve bütünlüğü sağlardı. Dolayısıyla Suriye’de entegrasyon denilen şey, ABD’nin emirlerine tam teslim olmak; onun pis çıkarlarını ve ileri karakolu olan Yahudi varlığının güvenliğini her şeyin üzerinde görmektir. Her ne olursa olsun, din ve değerlerden taviz verilmesi pahasına bile bunu yapmaktır. İşte bakın: Bir yanda Suriye’nin toprak bütünlüğü ve yönetimin tekliği adına SDG’ye operasyon yapılırken, diğer taraftan Suriye’nin toprakları Yahudi varlığına peşkeş çekiliyor. Suriye’nin güneybatısı adeta işgalci Siyonist varlığın üsleri hâline geldi. Trump “Golan Tepeleri’ni “İsrail’e” verdim” dedi. Suriye Dışişleri Bakanlığı yayımladığı haritayla bunu onayladı. Şeyh Dağı işgal altında; Yahudiler Dera’da askerî kontrol noktaları kuruyor ve Kuneytra’da bayrak dalgalandırıyorlar. Şam yönetiminde bu egemenlik gaspına yönelik bir karşı çıkış var mı? Yok! “Terörsüz Türkiye” ve “terörsüz bölge” sloganını dilinden düşürmeyen Türkiye’den kayda değer bir tepki var mı? Yok! Halep ve Suriye’nin kuzeyindeki topraklar değerli de güneyindeki topraklar değersiz mi? Daha kötüsü, bu işgal ve gasp Suriye ile Yahudi varlığı arasında Paris’te yapılan istihbarat ve güvenlik anlaşmasıyla kurumsal hâle getirildi. Çünkü her biri haritaları yeniden çizen, rolleri yeniden dağıtan ABD’nin yörüngesinde hareket ediyorlar.

Ümmetin en şedit düşmanlarına toprak vermek, sonra bunu dostluğa dönüştürmek hangi kitapta yazıyor? Hangi maslahat bunu açıklayabilir? Suriye’nin bağımsızlığı bütünlüğü ve istikrarı böyle mi sağlayacak? ABD’nin dostları yoktur; sadece çıkarları vardır. Suriye yönetiminin etrafınıza bakıp ibret alması lazım, ABD’nin çürük ipini bırakıp Allah’ın sapasağlam ipine sarılması lazım.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Türk, Kürt, Arap, Acem; müminler ancak kardeştir. Efendimiz (sav)’in buyurduğu gibi Müslümanlar, diğerlerine karşı tek bir ümmettir. Bu kardeşlik, düşmanımız olan sömürgeci kâfirlere karşı tek yumruk olmayı gerektirir. Tek ümmet olmak fikir birliğini, ölçü birliğini ve siyasi birliği zorunlu kılar. Tüm bunların pratik karşılığı ise Raşidî Hilafettir. Yaşadığımız zillet ve sömürü sarmalından kurtulmanın tek yolu, Hilafetin kurulması için el birliğiyle çalışmaktır.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân, 103)

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

13 Ocak 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.