HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 7 Nisan 2026

Asıl felaket, Mescid-i Aksa’ya vurulan zincirler değil, Müslüman ordulara vurulan zincirlerdir. İslam ümmetine liderlik eden yöneticilerin, bütün bu yaşananlara rağmen kıllarını dahi kıpırdatmamasıdır asıl felaket.

MESCİD-İ AKSA’YI KURTARIN! ABD’YE KARŞI DURUN!

Bu hafta gündemimizin ilk sırasında yine sömürgeci kâfir devletlerin coğrafyamıza yönelik yürüttüğü savaş var. Daha önce defalarca söylediğimiz gibi, İslam ümmeti birlik olup kâfirlerle meydan okuyarak onlarla açıktan mücadele yoluna girmeden, onların coğrafyamızda işlediği suçların hesabını sormak için topyekûn harekete geçmeden düşmanlarımızın saldırganlığı ve zulümleri bitmeyecektir. Bugün Gazze’de, Filistin’de, Lübnan’da ve en son İran’da devam eden Haçlı-Siyonist saldırganlık, on yıllardır İslam’a ve Müslümanlara duyulan kin ve düşmanlıktan kaynaklanan politikaların bir uzantısıdır. Eğer Müslümanlar olarak bu saldırganlığa Rabbimizin emrettiği gibi izzet ve kuvvet göstererek karşı koymazsak, İran’ın ardından diğer İslami beldelerde de devam edecektir.

Zira küstah Trump ve beslemesi Netanyahu, Orta Doğu’nun çehresini değiştireceklerini, tüm İslami beldelerden koşulsuz teslimiyet istediklerini hiç çekinmeden söylüyorlar. Hatta Amerika ve Yahudi varlığının üst düzey yetkilileri, Sünni-Şii fark etmeksizin bunun bir din savaşı olduğunu açıkça ifade ediyorlar. Haçlı-Siyonist şebeke bir yandan İran’ın altyapısını hedef alıp teslim olmaya zorlarken, Yahudi varlığı ise bayramda ibadeti yasakladığı Mescid-i Aksa’yı hâlâ kapalı tutmaya devam ediyor. Dahası, kin ve öfkesi ağzından taşan bu işgalci varlığın yöneticileri hızlarını alamayarak Filistinli mahkûmlar için idam kararı çıkarttılar. Şu anda Yahudi varlığının zindanlarında 10 bine yakın Filistinli tutsak kardeşimiz var.

Bu tablo, Müslümanlar olarak bizim meseleyi ciddiyetle ele almamızı zorunlu kılmaktadır. Özellikle İslam beldeleri yöneticilerini muhasebe etmek, Müslümanların ordularını harekete geçmesini sağlamak noktasında âlimlere, hocalara ve kanaat önderlerine büyük sorumluluk düşmektedir. Hizb-ut Tahrir Türkiye olarak bu amaç ve kapsamda yürüttüğümüz çalışmaları, geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’nin 10 şehrinde düzenlediğimiz basın açıklamalarıyla devam ettirdik. İlk olarak 3 Nisan Cuma günü Mersin’de, 5 Nisan Pazar günü ise İstanbul, Ankara, Adana, Aydın, Bursa, Düzce, Gaziantep, İzmir ve Kocaeli’de meydanlara indik. Mescid-i Aksa’nın, Filistinli tutsakların ve İslam coğrafyasının sahipsiz olmadığını göstermek adına yürüyüş ve basın açıklamaları düzenledik.

Binlerce Müslümanla birlikte yaptığımız açıklamada, öncelikle Gazze’de işgal ve soykırımın farklı şekillerde devam ettiğine dikkat çekerek şunları söyledik:

“Gasıp Yahudi varlığı, Gazze’de gerçekleştirdiği insanlık dışı katliamlara karşı hiçbir somut karşılık verilmediğini görünce daha da vahşileşti. Sonra ABD’nin kurduğu sözde barış masası tiyatrosu sahnelendi. Eli kanlı katil Trump, barış elçisi gibi pazarlanıp işgal ve yıkım planı olan Trump planı, barış planı olarak sunuldu. İslami beldelerin yöneticileri ise bu tiyatroda figüran olmak için birbirleriyle yarıştılar. Tüm dünyada işgalci Yahudi varlığına karşı yükselen sesleri kesmek için ortaya atılan bu barış planıyla Gazze ve Filistin, soykırımcı Yahudi varlığının insafına terk edildi.”

Ardından, Epstein’ci ABD ve Yahudi varlığı koalisyonunun İran ve Lübnan’a yönelik saldırıları hakkında yöneticilerin sessizliğinin onları daha da cesaretlendirdiğinin altını çizdik.

Yöneticilerin vurdumduymazlığı öyle bir noktaya ulaştı ki yeryüzünün en korkak milleti olan Yahudi varlığı, 839 yıl boyunca hiç kapanmayan Mescid-i Aksa’yı kapatmaya, kapısına zincirler vurmaya ve bayramda dahi orada namaz kılınmasına engel olmaya cüret edebildi. Bugün hâlâ Mescid-i Aksa kapalı olup, namaz kılmak yasaklanmış ve insanların oraya girmesi engellenmektedir. Basın açıklamamızda haykırdığımız gibi, bu durum karşısındaki hissiyatımız bize şu soruları sorduruyor:

Bu nasıl bir zillettir? Yüzyıllar boyunca kimsenin yaşamadığı bu zilleti bizler mi yaşayacağız? Hani Kudüs ve Mescid-i Aksa asla çiğnenmeyecek kırmızı çizgimizdi? Hani Kudüs ve Mescid-i Aksa, şanlı ecdadımızın bizlere mukaddes emanetiydi? Çiğnenmeyen mukaddesatımız ve kırmızı çizgimiz mi kaldı? İhanet edilmeyen emanet mi kaldı? Talan edilmeyen beldemiz mi kaldı?

Aslında asıl felaket Mescid-i Aksa’nın kapalı olması değildir. Asıl felaket, Müslümanların başındaki yöneticilerin izzet duygusunu ve Allah için öfkelenmeyi tamamen kaybetmiş olmalarıdır. Asıl felaket, Mescid-i Aksa’ya vurulan zincirler değil, Müslüman ordulara vurulan zincirlerdir. İslam ümmetine liderlik eden yöneticilerin, bütün bu yaşananlara rağmen kıllarını dahi kıpırdatmamasıdır asıl felaket. Şimdi buradan İslam ümmetine bu zilleti ve aşağılamayı yaşatan liderlere ve yöneticilere seslenmek istiyorum: Kendi kardeşleri darağacına yürürken koltuklarını koruma derdine düşen yöneticilere, bu zulümleri durduracak ve engel olacak güce sahipken sadece kınamakla yetinen yöneticilere…

Ey yöneticiler! Bu zillet ve aşağılamalar karşısında daha neyi bekliyorsunuz? Harekete geçmek için daha ne olmasını istiyorsunuz? Bu küstahlıklara karşı hiç mi öfkeniz kabarmıyor? Bu aşağılamalar hiç mi izzetinize dokunmuyor? Düşmanlarımızın ancak güçten anladıklarını, karşılarında bir direniş gördüklerinde şaşkına döndüklerini, aslında ne Yahudi varlığının ne de ABD’nin yenilmez bir güce sahip olduklarını, sadece kâğıttan kaplan olduklarını görmüyor musunuz? Onları güçlü gösteren tek şey, sizlerin acizliği, sessizliği ve onların çıkarları için koşuşturmanızdan başka bir şey değildir.

Bununla birlikte, sizlerin onların çıkarlarına hizmet etmeniz, bütün yaptıklarına sessiz kalmanızdan dolayı sizleri övmeleri, onların nezdinde sizi değerli kılmayacaktır. Aksine, işleri bittiğinde önceki örneklerde olduğu gibi sizleri de kullanıp atmaktan geri durmazlar. Çünkü onlar kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şeye önem vermezler. Tam bir teslimiyetle kendilerine teslim olmadıkça sizlerden asla razı olmazlar. Artık hiçbir hukuk ve ahlaki değer tanımayan, küçük çocukları dahi istismar etmekten, onları hunharca katletmekten çekinmeyen bu terör çetesiyle dostluk kurmaktan, onların kirli ellerini sıkmaktan, onların çıkarları için diplomasi trafiği yürütmekten vazgeçin…

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bugün yaşadığımız katliamların ve zilletin yegâne sebebi; Müslümanları yeniden tek bir ümmet kılacak, sadece İslam’ın ve Müslümanların izzetini hedefleyecek, İslami esaslar üzerine kurulmuş Raşidî Hilafet Devleti’nin olmayışıdır. İslam ümmetini yeniden bir araya getirecek ve tek çatı altında toplayacak şey, tüm Müslümanların liderliği ve İslam’ın yönetim sistemi olan Raşidî Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır.

Bu devlet; Müslümanların kanlarına, canlarına ve ırzlarına değer verecek, tüm mazlumların yardım çığlıklarına icabet edecektir. Geçmişte Kayser ve Kisra’nın kibrini yerle bir ettiği gibi, bugün de küstah Trump ve Netanyahu gibi kâfirlerin kibrini yok edecektir. Bundan başka bir çıkar yolumuzun olmadığının artık net bir şekilde anlaşılması gerekmektedir.

MART 2026 ENFLASYON RAKAMLARI

TÜİK, Mart 2026 enflasyon verilerini açıkladı. TÜİK’e göre aylık enflasyon %1,94, yıllık enflasyon ise %30,87 olarak açıklandı. Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre ise aylık enflasyon %4,10, yıllık enflasyon ise %54,62 olarak açıklandı. Resmî veriler enflasyonun “baz etkisiyle” düştüğünü veya kontrol altına alındığını iddia etse de, halkın temel tüketim maddelerine erişimi her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Açıklanan bu rakamlar, çarşı-pazardaki yangını söndürmek bir yana, halkın zihnindeki güven bunalımını daha da derinleştiriyor.

Özellikle son 10 yılda yaşanan ekonomik gelişmeler, fiyat artışları ile gizli ve açık enflasyon rakamları halkın zihnini tamamen allak bullak etmiştir. Gerek üreticiler ve satıcılar gerekse tüketiciler açısından baktığımızda, ekonominin hiçbir sağlam temelde olmadığını görmekteyiz. Güven ve istikrarın olmadığı bu durum, piyasa ekonomisine çok ağır darbeler vurmaktadır. Bir ticarethane, satmış olduğu ürünün yerine yenisini hangi maliyetlerle temin edeceğini bilemez hâldeyken; bir tüketici ise ihtiyacı olan mal ve hizmetler için hangi bedeli ödeyeceğinin belirsizliği içindedir.

Bizler bugün açıklanan bu enflasyon oranları üzerinden değil, halkın bizzat hissettiği ve yaşadığı reel ekonomik gelişmeler üzerinden bir analiz yapalım. Her ne kadar son dönemlerde yaşanan tüketim çılgınlığı ve lüks ihtiyaçlara aşırı bir talep olsa da halkın büyük bir kesimi ciddi bir ekonomik sıkıntı içinde yaşamaktadır. Emeklilere ödenen aylık maaş, hükümet tarafından olabilecek en yüksek seviyeye çıkarılmaya çalışılsa da verilen maaş hâlen bir ev kirasını bile ödeyecek tutarda değildir. Asgari ücrete baktığımızda, bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayacak seviyenin çok çok altındadır.

Yine açıklanan ekonomik tablolara baktığımızda: Açlık sınırı: 32.793 TL Yoksulluk sınırı: 106.817 TL Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti: yaklaşık 43.400 TL bandına yükselmiştir. Bu verilere ışığında yapılan değerlendirmelere göre ülke nüfusunun %60’ı açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Ulaşım ve eğitim gibi diğer masrafları da dâhil ettiğinizde, ülke nüfusunun %80’den fazlası yoksulluk sınırının altındadır. Geçim sıkıntısı, birçok ailenin huzur ve saadetini temelden sarstığı gibi, yeni evlenecek, yuva kuracak gençlerin evliliğe olan güvenlerini de yok etmektedir. Hatta birçoğu, bırakın yuva kurmayı, onun hayalini dahi kurmaktan imtina eder hâle gelmiştir. En değerli yapımız olan “aile”, içsel, dışsal ve ekonomik sebeplerden dolayı adeta yok olmaktadır.

Yöneticiler istedikleri zaman enflasyon rakamları ve ekonomik veriler ile oynayarak pembe tablolar çizmekte, yine istedikleri zaman da halkın önüne acı reçeteler sunan rakamlar açıklamaktadırlar. Onlar için hiçbir zaman yapılanların arkasında bir gerçekliğin olması şart değildir. O an politikaları ya da siyasi çıkarları neyi gerektiriyorsa, açıklanan rakamlar buna göre belirlenmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ise bunun baş mimarıdır.

Dikkat ederseniz, özelde son 20 yıl, genelde ise son bir asırdır yaşanan gelişmeler bu konudaki söylemlerimizin en büyük delili niteliğindedir. Yöneticiler ve partiler değişse de halka yönelik bu sömürü siyaseti asla değişmemektedir. Açıklanan devlet bütçesinin gelir tarafına baktığımızda neredeyse tamamının halktan toplanan vergi ve cezaları kapsadığını; harcama tarafına baktığımızda ise zenginlerin aralarında pay ettiği serveti görmekteyiz.

Çaldıkları minare için kimi zaman devletlerarası savaşları, kimi zaman deprem ve sel felaketlerini, kimi zaman da dış mihrakları kılıf olarak göstermektedirler. Yönetici elitler, yaşanan her toplumsal olayı fırsata çevirmekte oldukça mahirdirler. Dolayısıyla paranın fakirden sömürü ile alınıp zenginlere hibe edildiği böylesi bir zeminde açıklanan enflasyon rakamlarının bizler için hiçbir gerçekliği ve geçerliliği yoktur. Açıklanan bu enflasyon rakamları ister artış ister azalış göstersin, halk nazarında inandırıcılığı kalmamıştır. Halkın büyük bir kısmının devlete olan güveni yok olmuştur.

Çözüm olarak ise bu platformdan defalarca söylediğimizi yine tekrarlıyoruz: Karşı karşıya olduğumuz durum bir kişi ya da parti sorunu değil, tüm dünyayı yok etme eğiliminde olan kapitalizm sorunudur. Kişilerin, partilerin ya da sistemlerin değişmesi ile asla çözülmeyecektir. Değişmesi gereken ise bu vahşi kapitalizmin kendisidir. Gerçek bir ekonomik kalkınma için uygulanması gereken yegâne çözüm ise Raşidi Hilafet devletinin yönetiminde hayata geçecek olan İslam’ın iktisat nizamıdır.

İslam iktisat nizamında para altın ve gümüş olacağı için değer kaybı yaşamayacak; faiz, borsa, kumar ve kapitalist finans gibi haram ve manipülatif kazanç yolları yasaklanacağı için üretim ve ticaret doğal mecrasında seyrederek ekonomik krizler söz konusu olmayacaktır. En önemlisi de kamu mülkiyetleri kapitalist kişi ve kurumlara peşkeş çekilmeyecek, böylece servetler insanlar arasında adil bir şekilde dağıtılacaktır. İşte o zaman Allah’ın izniyle ortaya çıkacak olan bereket, bolluk ve refahtan her bir fert hakkıyla istifade edecektir.

CHP’Lİ BELEDİYELERE YOLSUZLUK OPERASYONLARI

Cumhuriyetin kurucu partisi CHP’ye son yerel seçimlerden bu yana 20’den fazla ilçe ve 6 il belediyesi olmak üzere çeşitli suçlardan operasyon yapıldı. Kimi görevden el çektirildi, kimi cezaevine atıldı, kimi de sırasını bekliyor… CHP tarafından bakıldığında yargı eliyle demokrasi çiğneniyor, AKP tarafından bakıldığında pislikler temizleniyor. Fakat biz bu konuya her iki taraftan da değil İslami zaviyeden bakacağız. CHP’ye yapılan birinci operasyon dalgasında hatırlarsınız Esenyurt, Beşiktaş ve Beykoz belediyeleri vardı. Esenyurt belediye başkanı PKK üyeliği, diğer belediyeler rüşvet, yolsuzluk ve ihaleye fesat karıştırma iddiasıyla tutuklanmıştı.

Operasyonun ikinci dalgasında ise İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve Büyükşehirde görevli birçok üst düzey yetkili tutuklandı. Bu 2.dalga ile hükümet operasyonların devam edeceğinin çok net sinyalini vermiş oldu. Üstelik İmamoğlu’nun genel seçim takvimi belli olmadan cumhurbaşkanı adaylığı ile gündeme gelmesi sürecin siyasi yönünü de gözler önüne seriyor. Ayrıca bu kadar erken adaylık ilanı parti içinde baskın gelmek ve koltuğu kimseye kaptırmamak gibi bir duygu durumunu da ifşa ediyor.

O günden bugüne kadar peyderpey birçok belediyeye operasyon yapıldı. Fakat Özgür Özel meydanlarda daha çok genel savunma dilini tercih etti. Çünkü dava dosyalarının içeriğinde gerçeklik payı olduğu itirafçıların savunmalarında yer aldı. Üstelik Özel’in meydanlarda eleştirdiği tek kişi bu operasyonu yöneten eski savcı şimdiki Adalet Bakanı Akın Gürlek’ten başkası değildi. Muhalefetin ilçe ilçe gezerek yaptığı mitinglerde gerekli etkiyi çıkaramadığını gören hükümet frene basmadı. Yargı eliyle müdahaleye devam etti.

3.dalga operasyonda bu sefer Uşak Belediye başkanı Özkan Yalım; rüşvet, irtikap gibi suçlarla gözaltına alındı. 9 kişi tutuklandı, başkanın malvarlığına el konuldu ve şirketlerine TMSF kayyum olarak atandı. Üstelik bu sefer ahlaki yozlaşmışlık da ifşa edildi. Belediye başkanı görevi altındaki bir kadınla gayri ahlaki bir ilişki yaşamasıyla gündeme geldi. Parti tarafından ihraç talep edilerek durum kabullenilmiş oldu.

Yine Bursa Belediye Başkanı Mustafa Bozbey; suç örgütü kurma, kara para aklama gibi iddialarla gözaltına alındı, iç işleri bakanlığınca görevden el çektirildi. 57 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Bugün ise Üsküdar Belediyesine bir operasyon yapılarak 20 kişi gözaltına alındı. Yapı ve iskân ruhsatlarında usulsüzlük ve rüşvet suçlamasıyla KENT AŞ gibi iştiraklere de operasyon yapıldı. Belediye başkan yardımcısı ile birçok yetkili gözaltına alındı.

Sanki CHP belediyelerinde ‘hizmet’ kavramı yanlış anlaşılmış. Halka hizmet etmesi gerekenler kendi ceplerini doldurma, koltuklarını menfaatleri için kullanma derdine düşmüşler. Yönetimde bulundukları sürece neyi ne kadar götürebilirsek o kadar iyi mantığı işletiyorlar. Yıllardır iktidara gelememiş olmaları bir daha gelemeyecek korkusunu hâkim kılmış. Hazır yönetiyorken yapacağımızı yapalım derdindeler. Dikkat ederseniz farklı şehirler, farklı kişiler ama hep aynı suçlamalar… Rüşvet, yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, kamu malını kötüye kullanma vs… CHP’nin iktidara gelmek için ürettiği temiz siyaset, şeffaflık ve liyakat sloganlarının hepsi birer balon gibi patladı. Yıllarca İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık eden, tepeden bakan, elitist ve jakoben bu Kemalist partinin düştüğü hale bakın…

Peki bu pislik sadece CHP’ye mi bulaştı? Tabi ki hayır… Bataklık içinde çırpınan her kim varsa bu kirli siyasetten nasibini alıyor. Bütün dokunulmazlıklarına rağmen, bütün üstünü örtme ve görmezden gelmelere rağmen AK Partili belediyelerin sütten çıkma ak kaşık olmadığını da gördük. Bakın Aydın’ın Köşk ilçe belediyesinde yaşananlar tuzun bile koktuğunu gözler önüne serdi.

Ak Partili belediye başkanı Nuri Güler ‘‘Yasak Aşk’ skandalıyla görevden alındı ve partisinden ihraç edildi. Gayri ahlaki ilişki yaşadığı personelini liyakatsiz olmasına rağmen kademe atlatan ve belediye parasını keyfe kedere kullanan bir başkan daha… Araştırma ve soruşturma açılsa hangi AK Partili belediye kim bilir neler yapıyor Allah bilir… Bugün yargı kendi ellerinde diye istediğine sopa çeken hükümet yarın elindeki gücü kaybetmekten korkuyor. Neden? Tıpkı bugün CHP’ye yapıldığı gibi kirli çamaşırları ortalığa saçılmasın diye.

Bugün maalesef bu yaşananlar gösteriyor ki, adalet kavramı partiye göre değişiyor. Hukuk gücün karşısında eğiliyor ve hüküm yetkiler doğrultusunda şekilleniyor. Demek ki sorun sadece CHP’de değil, hatta sorun tek başına AK Parti de değil. Sorun bu iki yapının da içinde debelendiği aynı çürümüş sistemdir. Bu düzen ahlaki normları menfaatler karşısında kurban eder. Gücü denetleyemez, hesap verebilir değildir. Gelecek nesilleri düşünmez, seçim odaklıdır ve kaybetmeye tahammülü yoktur. O halde hedefe götüren her yol meşrudur.

Dün birisi çalar, bugün diğeri… Bu sistem devam ettiği sürece yarın da bir başkası çalmaya devam eder. O halde kimin neyi çaldığı üzerinde durmaktan vazgeçelim. Çalmayı teşvik eden, ahlaksızlığı kurnazlık telakki eden bu sistemi tartışalım. Gelin İslam’ın yöneticilere yüklediği sorumluluğu konuşalım ve işi ehline bırakalım. Rabbimizin özellikle şu iki ayeti bile İslam’ın yönetici – devlet – toplum arasındaki sorumlulukları anlatmaya yeter.

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.’’ (Nisa-58)

“Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günahla yemek için onları hâkimlere (yargıya) iletmeyin.” (Bakara-188)

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

07 Nisan 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.