HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 5 Mayıs 2026

Amerika’nın yörüngesinde dolaşan bu rejim ve yönetimler, geçen 2,5 sene boyunca Gazze’yi sahipsiz bıraktıkları gibi Gazze sevdalılarını da sahipsiz ve yarı yolda bıraktılar.

KÜRESEL SUMUD FİLOSUNA SALDIRI

Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Toplantımıza yine Gazze gündemi ile başlamak istiyorum. 2,5 senedir 57 Müslüman beldenin, liderler ve komutanların çözmediği işgal ve abluka sorununa dikkat çekmek için yola çıkan Küresel Sumud Filosu’nun yaşadığı saldırı hakkında konuşacağız. Öncelikle şunun altını çizmek istiyorum, Sumud filosu gibi sivil misyonların Gazze’de yaşananların dünyaya duyurulmasına sunduğu katkı inkâr edilemez bir gerçektir. Ancak 1948'den bugüne kadar devam eden işgal, soykırım ve tehciri savaş ile yürüten Yahudi Varlığı “İsrail”e karşı, barışçıl sivil bir misyon ile mücadele etmek ve işgali bitirmek mümkün değildir. Bunun da bilinmesi gerekir. Bunun mümkün olmadığını son yaşananlar ile bir kez daha görmüş olduk.

Ne oldu; Gazze’de devam eden ablukayı kırmak ve oraya insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan Küresel Sumud Filosu, 30 Nisan Perşembe günü, Gazze’ye 600 mil uzakta Girit Adası yakınlarında Gasıp Yahudi Varlığının işgalci çeteleri tarafından gece vaktinde saldırıya uğradı. 20’si Türkiye vatandaşı olmak üzere 170’den fazla sivil, işgalci korsanlar tarafından kaçırıldı ve alıkonuldu. Teknelerin iletişim ağları kesildi, motorlarına zarar verildi, aktivistlere konteynerler içerisinde işkence edildi. İşgalci varlığın başbakanı Netanyahu, saldırı emrini bizzat kendisinin verdiğini açıkladı. “Gazze’yi YouTube’dan izlemeye devam edecekler.” diyerek aktivistler ile de alay etti.

ABD Başkanı kâfir Trump’ın başında olduğu Gazze Barış Kurulu da benzer şekilde filoyu alaya alan açıklama yaptı. Amerika tarafından yapılan açıklamada ise Gazze Barış Kuruluna üye olan ülkelere filoya limanlarını kapatmaları ve yakıt ikmaline izin vermemeleri çağrısı yapıldı.

Peki, bu saldırı sonrası Müslüman beldelerin yöneticileri ne yaptılar? İslam İşbirliği Teşkilatı ne yaptı? Arap Birliği ne yaptı? Bakın 57 Müslüman beldeden sadece Türkiye, Pakistan, Ürdün, Libya ve Malezya’nın içinde olduğu 12 ülke ortak açıklama yayınladı, ancak o açıklamada da dişe dokunur hiçbir şey yok. İşgalci varlık kalkıyor Akdeniz’de Avrupa sınırlarında korsan gibi gemilere taciz, saldırı yapıyor Avrupa ülkeleri dâhil kimseden ses çıkmıyor. Neden çünkü bu ülkelerin çoğu aynı zamanda Trump’ın başında olduğu Gazze Barış Kurulu’nun üyesi oldular ve bu kurulun amacını hepimiz biliyoruz: Gazze’yi silahsızlandırmak ve işgali meşrulaştırmak.

Peki ya Küresel Sumud Filosu’na destek verdiği açıkça görülen ve bilinen Türkiye ne yaptı. Dişleri Bakanlığı yazılı bir açıklama yayınladı. Açıklamada sadece saldırının korsan eylem olduğu ve devletlerarası hukuku hedef aldığı ifade edildi. Hakan Fidan Yunanistan dışişleri bakanı ile görüştü sonrası malum, işgalci varlığın kaçırıp Yunanistan’a teslim ettiği aktivistler Türkiye’ye getirildi. Yani artık şunu sormak gerekmiyor mu? Allah için, Gazze sadece bunu mu hak ediyor? “Bu nasıl bir destek!” diye sormak gerekmiyor mu? Türkiye Gazze için sivil aktivistlere sadece THY uçağı ile ülkeye geri getirme desteği mi vadetti. Gerçekten Gazze ile ilgili asıl ve esas ıskalanmaya başlandı. İşgal, katliam, abluka ve tehcir devam ediyorken Türkiye'de çözüm yerine bambaşka şeyler konuşuluyor.

Saldırı hakkında TBMM tüm partilerin ittifakı ve oy birliği ile bir tezkere yayınladı. Tezkerede saldırının savaş suçu olduğu ifade edildi, devletlerarası mahkemelerde işgal güçleri tarafından işlenen suçların hesabının sorulması için öncü ve ısrarcı olunacağı bildirildi. Düşünebiliyor musunuz 15 siyasi parti ve 592 milletvekilinden oluşan TBMM’nin oy birliği ile kabul ettiği tezkerede hiçbir şey yok. Bu nasıl savaş suçu kabul edilebilir? Bu saldırı açık bir korsanlık, haydutluk, savaş iki meşru güç-devlet arasında olur. Burada bir tarafta silahı olmayan sivil insanlar ve yardım malzemesi dolu tekneleri var diğer tarafta askeri gemiler ve helikopterler ile onlara saldıran korsanlar var. Bu nasıl bir savaş? Meclis tezkeresi hükumete askeri harekât için izin ve yetki belgesi değil mi? TBMM’nin saldırı ile ilgili resmi gazetede yayınladığı tezkerede ne askeri harekât ne de izin ve yetkiden bahsedilmiş, hiçbiri yok.

Dışişleri Bakanlığı ve TBMM’nin saldırı ile ilgili işgalci varlıktan hesap sormak yerine meseleyi devletlerarası mahkemelere havale etmeleri, diğer parlamentoları göreve çağırmaları samimiyetsizliğin açık göstergesidir. Maalesef Türkiye, Filistin meselesinde yıllardır, -bunu nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama- havanda su dövme işini başarıyla yürütüyor. Hem Mavi Marmara’da yaşananlar, hem Refah sınır kapısının açılması için Mısır’a gidenlerin başına gelenler hem de birinci ve ikinci Sumud filosunun başına gelenler bize şunu gösterdi: Amerika’nın yörüngesinde dolaşan bu rejim ve yönetimler, geçen 2,5 sene boyunca Gazze’yi sahipsiz bıraktıkları gibi Gazze sevdalılarını da sahipsiz ve yarı yolda bıraktılar. Gazze’yi koruyamadıkları gibi kendi vatandaşlarını da devletlerarası sularda ve “mavi vatan” da koruyamadılar.

Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de hem Gazze hem de Gazze sevdalıları sahipsiz ve kimsesiz durumdadır. Gazze’nin ve Gazze ile dertlenen duyarlı Müslümanların Allah Subhânehû ve Teâlâ’dan başka da dostu yoktur. Şunu ifade edelim, samimi Müslümanların gayretleri hem Gazze halkı hem de Rabbimiz nezdinde muhakkak karşılık bulacaktır. Zulümleri dört bir yana ulaşan işgalci Yahudi varlığını ve kâfir Amerika’yı ise ancak Raşidi Hilafet Devleti ve orduları durduracaktır. Bu sebeple her Müslüman’ın neferi olmak için sıraya gireceği o devletin, Hilafetin yeniden kurulması için çalışalım.

EKONOMİK KRİZ VE YÜKSELEN ENFSLASYON

TÜİK Nisan ayı enflasyon oranlarını açıkladı. Düşmesi beklenen aylık enflasyon Nisan’da %4,2 artış gösterdi, yıllık enflasyon ise %32,4 olarak belirlendi. Ekonomi yönetiminin aylardır inşa etmeye çalıştığı “dezenflasyon başarısı” anlatısının, aslında hikâyeden ibaret olduğu bir kez daha görüldü. 2026 yılının yalnızca ilk dört ayında gerçekleşen birikimli enflasyonun %14,64’e ulaşması hikâyenin başlamadan bittiğini gösteriyor. Ekonomi yönetiminin başındaki Mehmet Şimşek, göreve başlarken “Piyasalar artık rahatlayacak”, “Türkiye rasyonel zemine dönüyor”, “Ortodoks politikalar güven verecek.” diyordu. Hatta öyle ki 2024’te yaptığı bir açıklamada, 2025’in ilk çeyreğinde enflasyon %30’lara, ortasında %20’lere düşecek, yılsonunda ise bu oran %17,5 olacak demişti.

Bu hedefler gerçekleşmeyince 2026 yılsonu enflasyon hedefini %16 olarak ilan etmişti. Görünen o ki bu hedefler yeni hikâyelerle tekrar tekrar revize edilecek. Hani daha önceki ekonomi bakanı; “gözünüzü kapatıp 6 ay sonra açsanız bambaşka bir Türkiye olacak.” demişti ya şimdi yeni, farklı vaatler ve hayaller ile güya kriz yönetiliyor. Önceki dönemin ekonomi yaklaşımından kopuş ve rasyonel zemine dönüş politikası ile sözüm ona uluslararası sermayeye güven mesajı verildi, içeriye ise “acı reçete ama sonuç verecek” denildi. Yabancı sermaye Türkiye’ye akacak, kur istikrar kazanacak, enflasyon düşecek, piyasalar öngörülebilir hale gelecek, bütün bu vaatler peş peşe geldi.

Ne oldu, faizler sert biçimde yükseldi, iç talep baskılandı, vergi yükleri artırıldı, kamu tasarrufu söylemi öne çıkarıldı. Ortaya acı reçete çıkıverdi, faturayı kim ödedi? Sermaye sahipleri mi tabi ki değil. Bankalar tarihî kâr oranları açıkladılar. Faiz gelirleri ile bir kesim adeta obez yapıldı. Ülke kaynakları haraç-mezat hale getirildi. Bu politika ile finans sektörü genişledi, üretim sektörü daraldı, üretici yüksek maliyet altında ezildi, vatandaş her gün yeni vergi ve zamlarla alım gücünü kaybetti, çalışan ve emekli reel gelir kaybına uğradı.

Bütün bunlar; enflasyonu tamamen bitirecek politikalar belirlemek yerine enflasyonun hızını yönetme siyasetine odaklı politikalar belirlendiği için oldu. Böyle olunca da yüksek enflasyon, borç, faiz sarmalında halk sömürüldükçe sömürüldü. Başka bir şeyin olması da zaten beklenemezdi. Çünkü kapitalist ekonomi modeli; faiz, borçlanma, para genişlemesi, vergilendirme çarkı etrafında döner. Faiz artırarak enflasyon düşürmeye çalışmak, ateşi benzinle söndürmeye çalışmaya benzer ki yıllardır aynı yöntemlerle bu krizler daha da derinleşiyor. Sonuçta ödenen faiz her yıl katlanıyor, daha da kötüleşen ekonomi vatandaşı nefessiz bırakıyor. Uygulanan bu vahşi kapitalist ekonomik sistem öncelikle Allah’ın koyduğu nizama isyandır, insanlığa ise zulümdür. 80 milyonun cebine, emeğine göz dikmek, yediği lokmayı dahi vergiye bağlayan bu düzenin varlığını kabul etmek bir utançtır, haramdır ve aynı zamanda vebaldir. İslam, hayatın her alanına şifa olduğu gibi ekonomi sistemi ile toplumun refahını yükseltecek olandır. Sömürü düzeninde kapitalist Batı’nın çıkar ve menfaatleri için ümmeti boş hayaller ve çözüm üretmeyen politikalar ile oyalayan iktidarlar, artık seçim endeksli vaat ve hikâyeleri bir tarafa bırakıp İslam ekonomisine dönmeleri gerekmektedir. O ekonomi ise İslam İktisat Nizamdır.

BAŞIBOŞ KÖPEK SORUNU VE ÇÖZÜM YOLU

Ekonomik kriz gibi Türkiye’nin maalesef çözemediği bir başka sorun daha var. Yıllardır konuşulan ve bir türlü çözülemeyen başıboş köpek sorunu bu günlerde de gündemi meşgul ediyor. Malum yakın zamanda Van’da 5 yaşında bir çocuk başıboş sokak köpekleri tarafından parçalanıp öldürüldü. Hamza’nın kuzeni olan bir başka çocuk ağır yaralı olarak kurtuldu. Bugün burada artık bunun gibi benzer hadiseleri konuşmak, yeni istatistiki bilgiler vermek için konuşmayacağız. Henüz 5 yaşındaki Hamza gibi başka çocukların da öldürülmesine hatta canice parçalanmasına neden olan başıboş köpek sorununa bir çözüm sunmak istiyoruz.

Fakat burada altını çizmek istediğim bir şey var; İslami çözümlere kulak tıkamakla meşhur olan iktidar, korkarız ki bu çözüm önerilerimizi de görmezden gelecek. Eğer böyle yaparlarsa insan canı üzerinden istatistiki bilgi vermeye devam etmiş olurlar. Şiddetin her yere yayıldığı bu ülkede oyun oynamak için evlerinin önü çocuklar için güvenli olmaz. Peki, başıboş köpekler tarafından öldürülen çocukların, kadınların, yaşlıların gerçek sorunu nedir ve nasıl çözülmelidir?

Bu soruna ‘‘hayvan sevgisi’’ veya ‘‘kısırlaştırma’’ şeklinde sunulan yaklaşımlar sadece vakit kazanmaya yönelik palyatif yaklaşımlardır. Yine ‘‘köpeklerin yaşam hakkı’’ propagandasıyla sunulan yaklaşımlar da çocukların yaşam hakkını geri plana atan gayri insani bir tutumdur.

Peki, bu sorunu kökleştiren temel sebepler nelerdir? Birincisi; sorunu algılama ve yaklaşım konusundaki problem… Burada gözetilmesi gereken denge politikası değil, insanların canlarını ve mallarını koruma önceliğidir. Bütün politikalar insan hayatını korumak ve bekasına yönelik tehditleri önlemek üzerine inşa edilir. Maalesef bugün Kapitalist nizamın etkisi hükümetleri çevrelemiş ve bakış açılarını değiştirmiş durumdadır. Bir diğer sebep, sorunun çözümünün önündeki engellerdir. Mesela insan hayatının değil köpek lobisinin ve bu lobinin sosyal ve ekonomik etkisinin dikkate alınması büyük bir hatadır. Bu sorun bir kapitalizm sorunudur. Milyarlarca dolarlık mama sanayii, denetimsiz bağış organizasyonları ve sokak köpeği üzerinden nemalanan devasa bütçelerin ürettiği bir sorundur. Bakın Küresel mama üreticileri dünya çapında hayvan sever kuruluşlarına finansör olduklarını itiraf etmişlerdir. Bunların içinde yerli üreticiler de var ve bunlardan biri son 10 yılda ciddi bir ekonomik hacme ulaşmıştır.

Aynı şekilde influencerlar ve medya sektörü ile köpek lobisi artık kendini ifşa etmekten çekinmiyor. Yakın zamanda yayınlanan bir beyaz eşya markasının reklam filminde anne kavramının ne şekilde sunulduğunu görmüşsünüzdür. Her ne kadar bu reklam filmi yayından kaldırılmış olsa da mesaj yerine çoktan ulaştı bir kere. Toplumda evde köpek bakan ve yetiştiren bireyleri anne ve baba olarak tanımlayan zihniyet işte bu küresel şirketlerin zehirli saldırılarından sadece birisidir.

Sivil toplum kuruluşlarının da sorunun çözümsüz kalmasında rolü vardır. Daha doğrusu bu kuruluşların dikkate alınması çözümün önündeki bir başka engeldir. HAYTAP (Hayvan Hakları Konfederasyonu) adı altında faaliyet gösteren bu yapı Türkiye’deki en geniş ağa sahip, güçlü lobisi olan bir yapıdır. Mama üreticisi küresel şirketlerden finansal destek alan bu yapı ‘‘sadece kısırlaştırma’’ çözümünü hükümete dayatan ve dediğini yaptıran konumdadır. “Pati Koruyucuları” isimli bir yapı daha var. Son yıllarda en çok tartışılan yapı budur. Hakkında nitelikli dolandırıcılık iddiaları ve yargı süreçleri bulunan bu yapı ‘‘mama fabrikası kurma’’ vaadiyle toplanan paralar, şeffaf olmayan harcamalar ile lobi faaliyetlerinin en somut örneğidir.

Dijital medya ve sosyal medyanın etkisine gelince; milyonlarca takipçisi olan içerik üreticileri aldıkları reklam ücretleri karşılığında ‘‘duygu ticareti’’ ağını yönetiyorlar. Köpekler için ‘‘açlıktan ölüyorlar’’, ‘‘Bize yardım edin’’ temalı videolar ile sürekli bağış toplayan bu kişiler çocuk ölümleri karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Hatta öyle ki köpek saldırılarından aileleri sorumlu tutuyorlar, ailelerin çocuklarına sahip çıkmadığını savunuyorlar. Peki, bütün bu etkenlere rağmen bu sorun çözülemez mi tabi ki çözülür ama yöneticiler ve iktidar sorumluluk almalı. Hükümetin sorunu çözmedeki yetersizliği herkesin malumudur. Sokak köpekleri konusunda iktidar her iki tarafın memnuniyetini sağlamaya çalışıyor. Ne küresel şirketler zarar etsin ne köpek lobileri ayaklansın ne de evladı ölen annenin içi yansın. Hepsine yetecek kadar politika izliyorlar. Ama bu politikalar olumlu bir sonuç doğurmuyor. Çünkü sorunu çözmeye odaklanılmıyor. Ülkemiz maalesef toplumsal sorun haline gelmiş hiçbir vakıanın kökten çözüldüğüne şahit olmadı.

Fakat biz her konuda olduğu gibi bu sorunun çözümünde de İslam’ın hükümlerine başvurulması gerektiğini söylüyoruz. İslam’da hayvanlara merhamet esastır. Ama ondan daha önce insanı korumak ve toplumun güvenliği esastır. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bazı zararlı hayvanların “harem bölgesinde yani hacdayken bile öldürülebileceğini söylemiştir. Bu zararlı hayvanlardan biri de yırtıcı köpektir. Bu şunu gösteriyor; eğer bir hayvan İnsan hayatını tehdit ediyorsa, saldırganlık gösteriyorsa, kontrol altına alınamıyorsa o zaman tehdit ortadan kaldırılır. Bu bir zulüm değil, adalettir. Ve İslam adaletini uygularken, hiçbir lobinin, küresel sermayenin çıkar ve menfaatini dikkate almaz. Bunlar bir çocuğun hayatından daha önemli değildir. İslam adaleti duygularla ve algılarla değil, bizzat hakikat ile sağlar. Bir annenin feryadını gidermek küresel şirketlerin kârından ve hayvan severlerin sözde şefkat duygusundan çok daha önemlidir. Bu bilinçle hareket etmeyen iktidar iki arada bir derede kalmaya da mahkûmdur. Bu sebeple son olarak yöneticilere, küresel şirketlerin ve sermayenin değil şeriatın sözünü dikkate almalarını buradan bir kez daha hatırlatıyoruz.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

05 Mayıs 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.