FAALİYETLER

Basın Toplantısı - Küfür Tek Millet, Müslümanlar Tek Ümmettir

Sömürgeci kâfir ABD ve işgalci Yahudi Varlığı “İsrail”in İran’a yönelik başlattığı savaş ve Filistin’e yönelik devam eden saldırıları karşısında, meselenin hakikatinin anlaşılması ve gerekli tavrın ortaya konulması için 10 Maddeden oluşan basın açıklamamızı kamuoyu ile paylaşıyoruz.

بسم الله الرحمن الرحيم

Küfür Tek Millet, Müslümanlar Tek Ümmettir!

1- Sömürgeci kâfir ABD, beslemesi olan işgalci Yahudi varlığı “İsrail” ile birlikte, 28 Şubat’ta İran’a saldırdığında savaşın birkaç gün içinde biteceğini düşündü. Çünkü Ali Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey lider ve komutanları öldürüldüğünde rejimin teslim olacağını, ülkedeki muhalif kesimin harekete geçmesiyle bu işin Venezüella’da olduğu gibi çok kısa sürede biteceğini planladı. Ancak süreç, ABD’nin planladığı gibi olmadı. İran, ABD yörüngesinde hareket ederek “kendi ulusal çıkarlarını” gözetmesinin bedeliyle karşılaştı. Kısa vadede kazanç gibi gözükse de uzun vadede bu işbirliğinin kendisine sadece yıkım getireceği gerçeğiyle yüzleşti. Zira Trump’ın başında olduğu sömürgeci kâfir ABD, ulusal çıkarlar çerçevesinde şekillenen bölgesel işbirliği ile yetinmeyip artık müttefiklerinden şartsız ve koşulsuz tam teslimiyet istemektedir.

ABD ile bölgesel işbirliğini bugüne kadar seve seve yerine getiren İran, tam teslimiyete karşı kısmî bir direnç göstermiş ve rejimin içinden çatlak sesler çıkmıştır. İran’ın körfez ülkelerindeki Amerikan üslerini, Tel Aviv başta olmak üzere Yahudi Varlığının stratejik yerlerini vurması, Hürmüz boğazını kapatması ve bölgedeki Amerikan gemilerine saldırıp uçaklarını düşürmesi, bunun göstergesidir. Bu durum, ABD’nin planının allak bullak olmasına, Trump’ın bocalamasına ve peş peşe birbiriyle çelişen açıklamalar yapmasına sebep olmuştur.

Bir aya yakındır devam eden, çocukların ve sivillerin katledildiği bu barbarca saldırıların amacı; uydu devlet olan İran’ı ulusal çıkarlarından vazgeçirip Amerikan çıkarlarına tam teslim olmuş tabi bir devlet yapmaktır. Bugün bölgede devam eden savaşın arka planında yatan hakikat tam olarak budur.

2- ABD bu savaşta, uçak ve mayın tarama gemileri dâhil olmak üzere deniz filosunun üçte birini bölgeye sevk etmesine, dünyanın en gelişmiş 160’tan fazla savaş uçağı ile İran’a saldırmasına rağmen sonuç alamamıştır. Ortadoğu ve Körfez ülkelerinde 20’den fazla askerî üssü bulunmasına, İngiltere ve Fransa’nın askerî üslerini kullanmasına ve işgalci “İsrail”in tüm askerî gücünü seferber etmesine rağmen bu savaşı kazanamamıştır. Bu savaş, hem Yahudi varlığı işgalci “İsrail” hem de sömürgeci kâfir ABD’nin yenilmez olmadığını göstermiştir. Zira onların gücünün asıl kaynağı İslam beldelerindeki yöneticilerin teslimiyetidir.

İslam beldelerindeki yöneticiler, Batılı devletlere tâbi ya da onların yörüngesinde uydu olmaktan vazgeçip sadece İslam’ın ve Müslümanların izzeti için sağlam bir duruş ortaya koysalar, çok kısa bir süre içinde bu sömürgeci düzen yıkılıp gidecek ve insanlık, vahşi kapitalist devletlerin kıskacından kurtulacaktır. Ne yazık ki, bu yöneticiler, sömürgeci kâfirlerle iş tutmanın, planlarına ortak olmanın ne denli tehlikeli olduğunu, bunun dünyada zilleti, ahirette elim verici bir azabı getireceğini bir türlü anlamamışlardır. Oysaki Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعاً

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]

ABD'nin daimî dost ve müttefikleri yoktur, çıkarları vardır. Çıkarlar değişirse bugün dost bildiğini yarın bir paçavra gibi çöpe atmaktan çekinmeyecektir. Amerika’nın tek dostu kendisidir, tek düşüncesi küresel çıkarlarıdır. İslam beldelerinin yöneticileri bu hakikatten ders çıkartması gerekirken ne yazık ki yöneticilerin çok azı bu hakikatin farkındadır.

Türkiye kamuoyu, yöneticiler ve İslam ümmetinin ileri gelenlerinin farkına varması gereken bir başka hakikat şudur: ABD, küresel liderliğinin çöküş sürecindedir, giderek güç kaybetmekte ve hegemonyası her geçen gün sarsılmaktadır. Bundan dolayı askerî müdahale kapasitesini kaybetmiştir. Artık vekâlet savaşları, füze saldırıları, suikastler, toplumsal kargaşalar, halkları terörize etmek ve yöneticileri korkutmak yoluyla kendisini güçlü ve muktedir göstermeye çalışmaktadır.

ABD efsanesi çökmüştür. Dünya jandarmalığı metaforu iflas etmiştir. Müslümanların başındaki yöneticiler, maalesef bu gerçekleri görememekte, bu çöküşü doğru bir şekilde analiz edememektedir. Bundan dolayı Müslümanlara karşı savaşta ümmetin imkânlarını, halen kâfirlere seferber etmektedirler. ABD ve Yahudi varlığının saldırı ve katliamları hakkında tek kelime etmeyen bu yöneticiler, İran’ı suçlu ilan edip kınamaktadırlar. Kâfirlerin ölü ve yaralılarına üzülüp Gazze, Lübnan ve İran’daki masum çocukların katledilmesini görmezden gelmektedirler. Bu sebeple sömürgeci kâfirlerin en büyük güvencesi, işte bu işbirlikçi yöneticiler ve teslimiyetçi politikalarıdır. Lakin tarih, işleri bitince efendileri tarafından çöpe atılan yöneticilerle doludur. Tarihteki olaylardan ders alsalardı, ABD ve diğer Batılı devletlerin kendilerine zerre kadar değer vermeyeceğini anlarlardı. ABD’nin kendi çıkarlarından başka vefa ya da sadakat gibi hiçbir ahlâkî değeri dikkate almadığını bilirlerdi.

3- Başta Körfez ülkeleri olmak üzere İslam beldelerindeki ABD ve NATO üsleri, İslam topraklarına yönelik sömürgeci saldırıların lojistik destek merkezleridir. ABD, bizim topraklarımızdaki üslerden yine bizim topraklarımızı vurmaktadır. İslâm topraklarındaki yabancı askerî üsler, sömürgeci Batı’nın bölgedeki en büyük operasyon merkezleridir.

Bu üsleri kâfirlerin kullanımına açmak; Müslümanların kanının dökülmesine lojistik destek sağlamak ve İslâm beldelerini kâfirlerin hedefi haline getirmektir. İslâm topraklarında kâfirler için bir askerî üs tesis etmek, o bölgenin otoritesini ve anahtarını onlara teslim etmek demektir ki bu büyük bir cürümdür. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

[وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا] “Allah, kâfirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki, otorite) vermez.” [Nisa Suresi 141] Bir İslâm beldesini bombalamak için kalkan uçağa yakıt vermek, istihbarat paylaşmak veya o uçağın pistini korumak, üs imkânı vermek “düşmanlık üzerine yardımlaşmaktır.” ki bu, kati olarak yasaklanmıştır:

[وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ] “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın...” [Maide Suresi 2]

İslam topraklarındaki bu üslerin varlığı asla kabul edilemez. İster ABD ister NATO üssü olsun, beldelerimizde düşmanın ayaklarını sabitleştiren, topraklarımızda cirit atmalarına sebep olan ve gerçekleştirdikleri saldırılara destek veren bu üslerin derhal kapatılması, tüm faaliyetlerinin sonlandırılması ve üslerde bulunan yabancı askerî birliklerin topraklarımızdan kovulması şer’i ve siyasi bir zorunluluktur.

4- ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu devletlerarası düzeni bugün ayaklar altına almış, uluslararası hukuku alenen çiğnemiş, uluslararası kurumların itibarını yerle bir etmiştir. Trump, Amerika’nın dostlarını, müttefiklerini ve kukla rejimleri aşağılamak, haraca bağlamak, tehdit etmek ve korkutmaktan geri durmamıştır. Uluslararası kurumlar bu süreçte işlevsizliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Hakeza Bosna, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Sudan ve birçok beldede yaşanan insanlık dışı katliam karşısında somut adım atmayan ve bir türlü harekete geçmeyen bu kurumlar, Yahudi varlığının yıllarca süren işgal ve soykırımları karşısında da harekete geçmemişlerdir. ABD’nin Venezüella ve İran’da yaptıklarına sessiz kalınması, “uluslararası hukuk” denilen sistemin sadece sömürgeci kâfirlerin çıkarlarını koruyan bir düzen olduğunu ve hiçbir işe yaramadığını açıkça gözler önüne serilmiştir.

Bu hakikat ortada iken İslam beldeleri yöneticilerinin hâlâ çözümü BM gibi kurumlarda aramaları ve uluslararası hukuk naraları atmaları en hafif tabirle siyasi ihanet ve basiretsizliktir. Çözümü, bu sorunların gerçek müsebbibi olan sömürgecilerin masasında ve onların kurumlarında aramak basiretsizlik ve büyük bir aymazlıktır. Bu basiretsizlik ve aymazlıktan kurtulmadan İslam beldelerindeki sorunların çözülmesi mümkün değildir.

5- Ne yazık ki dünya, bugün Siyonist çete ve Epstein rejiminin oyuncağı olmuş vaziyettedir. Hiçbir hukuk ve ahit tanımayan bu çetenin; kan, gözyaşı, işgal ve katliam dışında dünyaya sunabileceği bir çözüm ve değer yoktur. Bunlar, masumları katletmek ve sınır gözetmeksizin onlara saldırmaktan geri durmazlar. Yıllardır Gazze’de bebekleri katleden bu çete, İran’da ilk olarak okuldaki yüzlerce kız çocuğunu hedef almıştır. Onlardan hukuka riayet etmelerini, anlaşmalara bağlı kalmalarını beklemek, masumların ve sivillerin güvenliğini gözetmelerini ummak, siyasi gaflettir.

Gazze’de yaşanan soykırım ve katliamlardan sonra Epstein rejiminin başındaki Trump’un barış masasına oturup “barış elçisi” olarak kendisine övgüler düzen liderler, şimdi de İran’da batağa saplanmış Trump’ın çağrısıyla güya diplomasi atağına geçmişler ve İran’ı kınama yarışına girmişlerdir. Bu durum, mevcut liderlerin koltuklarını korumaktan başka hiçbir hünerlerinin olmadığını da ortaya koymaktadır. Oysaki yapmaları gereken, bu Siyonist çete ve Epstein terör rejiminden insanlığı ve gelecek nesilleri kurtarmak için atılması gereken tüm askerî, siyasi ve ekonomik adımları hızlıca atmaları ve Batı’nın zaten çökmüş olan insanlık dışı düzenini ortadan kaldırmak için harekete geçmeleridir.

6- Tüm Müslümanların şunu net olarak bilmesi gerekir ki İran; Raşid Halife Hazreti Ömer döneminde fethedildiği günden bu yana İslam toprağıdır. Müslümanlar tarafından fethedilen ve üzerinde İslâm hükümlerinin uygulandığı her karış toprak, kıyamete kadar İslâm’ın ve Müslümanların mülküdür ve öyle kalacaktır. Bu hüküm, yönetimlerin cürümlerinden, halkın mezhebinden veya bugün üzerinde ne ile hükmedildiğinden bağımsızdır. Zira bu topraklar, şahısların veya ulus devletlerin değil, bizzat “ümmetin” mülküdür.

Müslümanların toprakları, parçalanamaz bir bütündür. Sömürgeci kâfirlerin çizdiği suni sınırlar, Müslümanların birbirine olan yardım yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. İran, Suriye, Irak veya Filistin’e yöneltilen Haçlı-Siyonist saldırısı, bizzat İslâm’ın varlığına ve ümmetin izzetine yöneltilmiş saldırıdır. İran devletinin geçmişteki cürümleri, kâfirlerin bugünkü saldırılarını meşru ve haklı hale getirmez. Her ne olursa olsun hiçbir Müslüman, kâfirlerin bu saldırısını alkışlayamaz.

Bundan dolayı İran’a yönelik saldırı, Müslümanlara ait bir toprağa saldırı olarak görülmelidir. “Mezhep” bahanesiyle bu saldırılara sessiz kalmak asla doğru değildir. Kâfir bir ittifakın, Müslüman bir coğrafyayı çiğnemesine asla rıza gösterilemez. Unutulmamalıdır ki yeryüzünün her tarafında sömürgeci kâfirler ile yürütülen mücadele İslam-küfür mücadelesidir. Küfür tek millet, Müslümanlar ise tek ümmettir.

İran rejiminin geçmişte işlemiş olduğu cürümler, bölgesel nüfuz ve ABD çıkarları doğrultusunda attığı adımlar, Suriye’de bizzat gerçekleştirdiği katliamlar, Baas rejimi ve Rusya’nın katliamlarına verdiği destek, Müslümanlar için unutulacak ve üzerine beyaz sayfa açılacak cürümler değildir. Ancak tüm bunlar, kâfir ABD ve beslemesi Yahudi varlığının saldırıları karşısında sessiz ya da tarafsız kalmanın bir gerekçesi olamaz. Zira sömürgeci ve işgalci kâfirlere karşı İran’ın yanında olmak, bir İslam toprağını desteklemek ve Müslümanların yanında olmak demektir. Yoksa rejimin yanında olmak ve bu rejimin geçmiş cürümlerini temize çıkarmak demek değildir.

Bundan dolayı Müslümanların, bu süreç karşısında sessiz ve tarafsız kalmaları doğru değildir. Müslümanlar, ABD ve işgalci varlığın oluşturduğu haçlı Siyonist ittifakının karşısında, bir İslam toprağı olan İran ve Müslüman halkın yanında olduklarını ortaya koymaları gerekmektedir.

7- İran’a yönelik saldırıların başladığı günden beri Şii-Sünni meselesinin tartışmaya açılması ve konuşulması çok yersizdir, bölünme ve ayrılığı körükleyecek bir basiretsizliktir. Her ne kadar bu tartışmalar, yüzyıllar öncesindeki akidevi, fıkhi ve siyasi tartışmalara dayansa da son asırda, özellikle sömürgeci kâfirler ve onların işbirlikçileri tarafından körüklenmekte, ümmetin birliğini ve vahdetini hedef alan büyük bir fitne ateşi olarak alevlendirilmektedir.

Zira bu tartışmalar, ümmetin iç meselesi olan akaidî, fıkhi ve fikrî tartışmalar olmaktan çoktan çıkmış, ümmetin birliğini dağıtan, kafirlere karşı bir araya gelmesini engelleyen, ümmet içinde iç savaş ve çatışmaları körükleyen ve kafirlerin elinde her daim bir argüman olarak kullanılan ayrılık ve fitne unsuruna dönüşmüştür. Hatta bu argüman, sömürgeci kafirlerin böl-parçala-yönet stratejisi için kullandıkları en büyük kozlardandır.

Kâfirler, İslami beldelere saldırırken Şii-Sünni ayrımı yapmamakta, bizzat İslam ve Müslümanları hedef almaktadır. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth “Ne Şii ne Sünni, düşmanımız İslam’dır” diyerek bunu göstermiştir. Yine işgalci varlık, “İsrail”in Başbakanı Netanyahu ise “İran sonrası yönümüzü Sünni dünyaya çevireceğiz ve ekseni genişleterek İslam ile mücadele edeceğiz.” diyerek topyekûn İslam’a karşı bir savaş yürüttüklerini açıklamıştır.

Dolayısıyla böyle zamanlarda mezhep kavgalarını gündeme getirmek, kâfirlerin ve işbirlikçilerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Bugün konuşulması gereken asıl şey, ümmetin birliğinin nasıl sağlanacağı, Kitap ve Sünnet’in buyruklarına sımsıkı sarılarak sömürgeci kâfirlere karşı nasıl tek vücut olunacağıdır.

8- Müslümanların bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığının neye sebep olduğunu 2 yıl boyunca Gazze’de yaşanan savaşta gördük. Sömürgeci İngilizler tarafından Filistin topraklarına bir hançer gibi saplanan Yahudi varlığı, Müslümanların halinin ibret vesikasıdır. Amerika, bu habis varlığı, koşulsuz ve sınırsız bir şekilde desteklemekten geri durmamıştır.

Tarih boyunca Müslümanlar arasındaki bağlar her ne zaman kopmuşsa bu mukaddes topraklar, kâfirlerin işgaline maruz kalmıştır. İşte yine bir kopuş süreci yaşıyoruz ve yine bu mukaddes belde işgal altında. Müslümanların başındaki yöneticilerin acizliği karşısında Yahudi varlığının cürümleri, Filistin topraklarıyla sınırlı kalmadı; Suriye’nin bir kısmını işgal etti, Lübnan’ı darmadağın etti, Irak ve Yemen’i bombaladı. Tüm bu pervasızlığına rağmen; barışa davet edildi, normalleşme rüzgârları estirildi, bölge ülkeleri ilişkileri yeniden başlatmak, daha fazla ticaret yapmak ve diplomatik kanalları açmak için adeta birbirleriyle yarıştı.

İşte bu işgalci varlık, Ramazan ayında ve sonrasında Mescid-i Aksa’nın kapılarına kilit vurdu. 839 yıl sonra ilk defa Müslümanlar, Mescid-i Aksa’da bayram namazı kılamadı. İbadetten mahrum bırakıldı. Bu girişim, Mescid-i Aksa’yı ele geçirmek ve Yahudileştirmek amacıyla yıllardır süregelen sistematik saldırganlığın çok tehlikeli bir safhasıdır. İşgalci varlık, döktüğü kanların hesabını soran olmadığı için daha da saldırganlaşmış; karşısında onu durduracak kimse bulunmadığı için iyice azgınlaşmıştır. Müslüman beldelerindeki yöneticilerin acziyetini ve ihanetini gördükçe cesareti artmıştır.

Bugün sorulması gereken soru şudur: Dünya düzenini, istikrarını, güvenliğini ve itibarını ayaklar altına alan, dilediği gibi işgaller ve katliamlar gerçekleştiren, dünya ülkelerine korku salıp haydutluk yapan, tepkilere ve protestolara kulak tıkayıp dilediği gibi davranmaya devam eden bu soykırımcı, haydut Siyonist çeteye kim “dur” diyecek?

9- İslam ümmetinin bugün çözüm bekleyen en büyük sorunu, ayrılık ve parçalanmışlıktır. Sorun, toprakların arasına suni sınırlar çizilerek ulus devletlere bölünmesi, milliyetçilik ve vatancılık duyguları köpürtülerek tek ümmet olma şuurunun kaybolmasıdır. Sorun, birlik ve vahdetin yerini düşmanlık ve ayrılığın, İslami hükümlerin yerini “ulusal çıkarlar” denilen yalanların almasıdır. Bazı beldelerde laik rejimlerin, bazı beldelerde krallık ve diktatörlüklerin, bazı beldelerde ise manda yönetimlerin Müslüman haklar üzerinde egemen olması sorunudur.

Hilâfet’in yıkılması ile ortaya çıkan parçalanmışlık, bugün hem işgalci Yahudi varlığı karşısında hem de küstah ABD saldırıları karşısında İslam ümmetinin elini kolunu bağlamıştır. Oysaki kâğıttan kaplan olan bu varlıklara karşı Müslümanlar, yeterli güç ve birikime sahiptirler. İslâm ümmetinin donanımlı orduları, yeterli silahları, şehadet ve cihat arzusu ile yanıp tutuşan milyonlarca genci vardır. Askerî güç ve donanım olarak hiçbir eksiği bulunmamaktadır. Tek sorun, bu devasa gücü bir araya getirecek, suni sınırlara itibar etmeyecek, tek bir ümmet olarak bu orduları harekete geçirebilecek liderliğin olmamasıdır. Mevcut ulus devlet yönetimlerinin böyle bir vizyondan uzak oldukları ortadadır.

Bundan dolayı bugün başta İslami camialar olmak üzere tüm Müslümanların, bu birliği ve siyasi iradeyi sağlamanın yolu ve metodu üzerinde konuşmaları, tartışmaları ve kamuoyunu bu minvalde doldurmaları son derece elzemdir. Aynı zamanda sömürgeci kâfirler ile işbirliği yapan, ümmetin vahdetini engelleyen ulus devletlerin yöneticilerini muhasebe etmeleri de zaruridir. Bu sorumluluk hassaten âlim, kanaat önderi, siyasetçi ve İslami camiaların omuzlarındadır.

10- ABD’nin çöküş sürecine girmesiyle birlikte İslam coğrafyası üzerinde şahit olduğumuz işgal, katliam ve saldırıların, keza Yahudi varlığının on yıllardır sürdürdüğü soykırım ve cürümlerinin son bulması, kapitalist sömürgecilik sisteminin köklerinin İslam coğrafyasından kazınması gerektiği konusunda hiçbir Müslüman ihtilaf etmemektedir. Farklı görüş ve mezheplerine rağmen tüm Müslümanlar, ümmetin vahdeti konusunda görüş birliği içindedir. Fakat bunun nasıl olacağı konusunda bir belirsizlik ve kafa karışıklığı söz konusudur. Açıktır ki ulus-devletler, işbirlikçi liderler, milliyetçilik düşüncesi ve mezhepçilik fitnesi, bu ümmetin başına beladır ve vahdetinin önünde engeldir. Oysa bu ümmet, Rabbimizin beyan ettiği gibi, insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmettir.

İşte İslam ümmetini yeniden bir araya getirecek şey, tüm Müslümanların liderliği ve İslam’ın yönetim sistemi olan Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır. Raşidi Hilafet; Müslümanların yitirdiği izzeti onlara geri verecek, bölünmüş, parçalanmış İslâm ümmetinin vahdetini sağlayacak ve yeniden Müslümanları tek bir çatı altında toplayacak devlettir. Bu devlet; Müslümanların kanlarına, canlarına ve ırzlarına değer verecek, tüm mazlumların yardım çığlıklarına icabet edecektir. Geçmişte Kayser ve Kisra’nın kibrini yerle bir ettiği gibi, bugün de küstah Trump ve Netanyahu gibi kâfirlerin kibrini yok edecektir. Râşidî Hilâfet aynı zamanda Allah’ın vaat ettiği ve Rasulü’nün müjdelediği İslam’ın yegâne yönetim biçimidir. Raşidi Hilafet bir tercih değil; hem aklen hem siyaseten hem de şer’an bir zorunluluktur.

Allah Subhanehu ve Teâla şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl halifeler kıldıysa onları da yeryüzünde halifeler kılacak, kendileri için razı olduğu dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir.” [Nur Suresi 55]

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

26 Mart 2026

PDF'i indirmek için tıklayınız

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.