HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 30 Haziran 2026

ŞEYH SAİD’İN DAVASI

Toplantımıza şehadetinin 101. Yıldönümünde Şeyh Said’i anarak başlamak istiyorum. Malumunuz İslam ve Hilafet için Cumhuriyet rejimine karşı kıyam başlatan Şeyh Said arkadaşları 29 Haziran 1925 tarihinde idam edildiler. Şeyh Said Kıyamı, resmi tarihin üzerini yalan ve iftiralar ile kapatmaya çalıştığı bir hadisedir. Biz büyük bir hakikati hatırlatarak, İslam’ın izzetini ve mukaddesatını korumak adına canını feda eden bir İslam mücahidini hayırla yâd ediyoruz. Şehadetinin 101. yıl dönümünde, ömrünü Allah’ın kelimesini yüceltmeye ve Ümmet-i Muhammed’in birliğini sağlayan Hilafet makamını müdafaa etmeye adamış olan Şeyh Said Efendi’ye ve onunla birlikte darağaçlarına yürüyen şehitlerimize Allah Subhanehu ve Teâla’dan rahmet ve merhamet niyaz ediyoruz.

Bizim Şeyh Said’i hatırlamamız, bu meseleye bakışımız, sıradan herhangi bir anma değildir elbette... Biz geçmişle bugünü birbirine bağlayan, dünün hesabını sorarken bugünün zilletine ayna tutan bir hakikati ifşa ediyoruz. Biz Şeyh Said’i anarak bütün Müslümanlara İslam’ın en önemli değerini yani Hilafet’i hatırlatmış oluyoruz. Zira Şeyh Said Hilafet ve şeriat için yaşamış ve ölmüştür. Resmi tarihin yalan sayfalarında bir "isyan hareketi", bir "bölücü" ya da "dış güçlerin maşası" olarak karalanmaya çalışılan Şeyh Said’in davası İ'lâ-yi Kelimetullah’tır.

Hilafetin bir gecede kaldırıldığı, medreselerin kapısına kilit vurulduğu, ezanın ve İslami şiarın unutturulmak istendiği o karanlık dönemde; Şeyh Said Efendi, bu toprakların mayası olan İslam’ın müdafaası için mücadele etmiştir. O, etnik bir davanın değil, ümmetin, şeriatın ve Hilafetin muhafızı olarak ayağa kalkmıştır. O’na “Kürtçülük” iftirasını atanlar asıl davasından korktukları için O’nu darağaçlarında sallarmışlardır. Dönemin statükosu, İstiklal Mahkemeleri’nin seyyar infaz kurulları ve haksız kararlarıyla bu toprakların en temiz evlatlarını darağacına göndermiştir. Kurulan yeni baskıcı rejim, milletin değerleriyle barışmak yerine, tepeden inme devrimlerle ümmeti köklerinden koparmayı seçmiştir. Müslüman bir coğrafyada İslami değerleri savunanları "mürteci" ve "hain" ilan eden bu zihniyet, modern Türkiye’nin temeline İslam düşmanlığını yerleştirmeyi başaramamıştır.

Şeyh Said Efendi, Şark İstiklal Mahkemesi’nin o adaletsiz yargılamaları neticesinde şehadet şerbetini içerken, arkasında silinmez bir iz ve bükülmez bir irade bırakmıştır. Bugün iktidar elitleri Şeyh Said yerine Kemalizm anmasını tercih etseler de, Hilafet yerine Laikliği dillerine pelesenk etseler de, Şeyh Said ile birlikte İskilipli Atıf’ın davasını defterlerinden silseler de Müslümanlar duvarlara kalın harflerle şeriat ve Hilafet yazmaya devam edecekler. Elbette Kemalizm ve laik Cumhuriyet’ten yüz çevirim İslam’a yönelecekler. Dikkat ederseniz artık İskilipli Atıf ve Şeyh Said’in ismini ağızlarına almıyorlar. 82 anayasasını değiştirmekten bahsediyorlar ama Atatürk’ü koruma kanununu tartışmaya bile açmıyorlar. İstiklal mahkemelerinin ‘önce infazına sonra sorgusuna’ diyerek idam ettiği âlimlerin katilleri ve düzenleriyle hesaplaşmıyorlar. Ya on yıllardır dillerinden düşürmedikleri takiye ye devam ediyorlar ya da gerçekten Kemalist oldular ve resmi tarihe iman ettiler.

Şeyh Said ve arkadaşları davalarında muzaffer olsalardı ne olurdu? Bu soruyu kendimize soralım ve cevaplayalım. Eğer Şeyh Said Efendi’nin mücadelesi hedefine ulaşsaydı, İslam şeriatının koruyucu kalkanı olan Hilafet müessesesi ayakta kalsaydı; bugün sokaklarımızda "onur yürüyüşü" adı altında ahlaksızlığın, fıtrata açılan savaşın ve sapkınlığın propagandası yapılamazdı! Şeyh Said kıyamı ihanete uğramasaydı, aile yapımızı dinamitleyen, nesillerimizi ifsat eden LGBT lobileri bu topraklarda pervasızca at koşturamaz, meydanları işgal edemezdi. Hilafet yıkılmasaydı, İslam ve şeriat hayata hâkim olsaydı hukuku savunmakla görevli barolar ve kadın dernekleri, sapkınlığın ve ahlaki yozlaşmanın hamiliğine soyunamaz, İslam’ın emirlerine karşı bayrak açamazlardı. Deniz Göktaş gibi komedyen bozuntuları, sanat ve mizah maskesinin arkasına sığınarak Müslümanların dini değerleriyle, inancıyla ve mukaddesatıyla dalga geçmeye, hadsiz gösteriler yapmaya cesaret dahi edemezlerdi.

Hilafet olsaydı, dinin ve dindarın aşağılandığı bu ekranlar, bu sahneler Müslümanların yüzüne birer tokat gibi inmezdi. Hilafet olmadığı için bunlar cesaret buluyor, kim den mi tabi ki bugünkü iktidar ve siyasetten… Kendilerini mukaddesatçı, dindar ve muhafazakâr olarak tanımlayan, yıllardır bu milletin dini duygularını sömürerek iktidarda kalan siyasi kadrolar, ne yazık ki Kemalizm’in ahlaki ve hukuki tortularını temizlemek yerine onunla uzlaşmayı seçtiler. Bunlar bir yandan meydanlarda dini söylemlerle siyaset üretirken, diğer yandan Şeyh Said’in uğruna can verdiği ahlaki kalelerin birer birer yıkılmasına göz yumuyorlar. İslami faaliyetleri kısıtlarken sapkın derneklerin faaliyetlerine zemin hazırlıyorlar ve feminist kurumların sözlerine itibar ediyorlar. NATO’ya karşı duranların evlerine şafak vakti baskın yaparken İslam’a alenen hakaret edenleri göstermelik boş soruşturmalar ile salıyorlar. 22 yıllık iktidarları döneminde ahlaki çürümenin bu denli tavan yapması, resmî ideolojinin çizdiği sınırların dışına çıkılamadığının, tam aksine o seküler sisteme entegre olunduğunun en açık kanıtıdır.

Bizler resmi tarihin yalanlarına, Kemalizm’in dayatmalarına ve iktidarların samimiyetten yoksun politikalarına karşı durmaya devam edeceğiz. Sonu ne olursa olsun, İslamsız bir hayata, şeriatsız bir devlete asla razı olmayacağız. Şeyh Said ne demişti; "Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir." O Allah ve dini için başlattığı bu temiz mücadele şehit olmuştur, yürütülen tüm karalama kampanyalarına rağmen Müslümanların sinelerinde yaşamaya devam etmektedir. Toplumumuzu kuşatan ahlaki erozyona, nesillerimizi hedef alan sapkın akımlara ve inancımıza saldıran hadsizlere Şeyh Said’in davasının ölmediğini hatırlatıyoruz.

TÜRKİYE’NİN GÖÇ POLİTİKASI

Hicri yılın başlangıcı olan Muharrem ayının içindeyiz. Önceki hafta yaptığımız Gündem Değerlendirme Toplantımızda hicret ile ilgili önemli noktaları sizlerle paylaşmıştık. “Hicret’in, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in başkanlığında Müslümanların ilk devleti olan Medine İslam Devleti’ne yürüyüşün simgesi olduğunu” söylemiştik. “Hicret; devlet kurmak için kalkmak, zorlu ve meşakkatli yolları adımlamak ve Allah'ın nusretine koşmaktır.” Hicret “Mekke'de ağır imtihanlarla geçen günlerden sonra Müslümanları selamete kavuşturan ve esenlikli bir ufka ulaştıran yolculuktur.” demiştik. “Hicret sadece bir mekândan başka bir mekâna göç etmek değil, karanlık bir çağdan aydınlık bir zamana siyasi ideolojik bir yürüyüştür.” demiştik.

Biz hicret ile bu değerlendirmeleri yaparken tam da hicri yeni yılın başlangıcına tevafuk eden bir zamanda İçişleri Bakanlığı tarafından, Sivil Toplum Kuruluşlarının katılımıyla “Göç Yönetiminin Geleceği ve Atılacak Adımlar” konulu bir istişare toplantısı düzenlendi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, STK temsilcilerine yönelik yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin göç politikasının; güvenlik ile insanlık, hukuk ile merhamet arasında kurulan hassas bir dengede yürütüldüğünü söyledi. Peygamber Efendimizin hicret sırasında Ensar ile Muhacir arasında tesis ettiği kardeşlik hukukunun kendilerine yol gösterici olduğunu söyleyen bakan, göç politikası yürütülürken kamu düzeninin kararlılıkla korunduğunu insan onurunu, mazlumun hakkını ve kardeşlik hukukunu asla göz ardı etmediklerini ifade etti. Göçü yalnızca bir kriz başlığı olarak değil; doğru yönetildiğinde üretim, yatırım, bilgi ve insan kaynağı bakımından stratejik bir fırsat alanı olarak değerlendirdiklerini söyleyen Çiftçi, bu politikayı ortak akılla şekillendireceklerini vurguladı.

Bu toplantıyı ve yapılan açıklamaları Türkiye’nin son 15 yılda yürüttüğü göç politikasından bağımsız nasıl değerlendireceğiz? Halep ve diğer şehirlerde yaşanan kıyım ve katliamlar sebebiyle Türkiye’ye yönelik yürütülen göç politikasının siyasi arka planından bağımsız değerlendirmek mümkün mü? Türkiye’de Suriyeli muhacirlere yönelik yürütülen ırkçı, milliyetçi politikaları, Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin kirli propagandasının sessizce izlenmesini konuşmadan göç politikasının geleceğini değerlendirmek ne kadar sağlıklı? Mısır diktatörü Sisi ile el sıkıştıktan sonra İhvan mensubu birçok Müslüman’ın vatandaşlıklarının iptali ve Mısır’a iadesinin konuşulmadığı, Geri Gönderme Merkezleri’ndeki, baskı, kötü muamele ve hukuk dışı süreçlerin gündeme getirilmediği toplantıdan göç ile ilgili sorunların çözülmesi beklenir mi? Orta Asya’daki zalim diktatör rejimlerin baskı ve zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınan Müslümanların deport korkusunu gidermiyorsa, Çin’den gelecek üç kuruş para için Doğu Türkistan davası yok sayılıyor ve yaşanan soykırım görülmüyorsa bu toplantıların kıymeti var mı?

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi bu toplantıyı yaptıktan birkaç gün sonra Yalova’da muhacir bir ailenin elinden çocuklarının alındığından haberdar olduk. Çocuklarını isteyen Anne, vatandaşlık iptali ve ikametin sonlandırılması ile tehdit edildiğini söyledi.

Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabeler Mekke’den Medine’ye hicreti İslami bir devletin kurulması için yapmışlarken, bugün Müslümanlar o İslami devlet olmadığı için kâfirler ve zalimlerden canlarını korumak ve yaşamak için başka beldelere göç ediyorlar. Göç ettikleri devlet yani Türkiye ise onlara diyor ki öncelik benim sınırlarımın korunması, öncelik benim hukukumun korunması... Hülasa mesele göç politikası ile ilgili toplantı yapmak değil mesele zihniyeti değiştirmek…

ERDOĞAN ÜMMETİN UMUDU MU?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Sapanca’da gerçekleştirilen AK Parti 33. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’na iştirak ederek programın kapanış konuşmasını yaptı. Cumhurbaşkanı burada, AK Parti’nin 14 Ağustos 2001 yılındaki kuruluşundan bugüne kadar geçen 25 yılın toplum ve devlet üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Ayrıca iktidarları süresince Türkiye’yi dünyaya açtıklarını, her mazluma el uzattıklarını, sadece 86 milyonun değil, tüm ümmetin umudu olduklarını söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözleri her ne kadar AK Parti teşkilatını motive etmeye yönelik olsa da mutlaka üzerinde düşünülmesi ve muhasebe edilmesi gerekiyor. Zira Erdoğan ve partisi yaklaşık 25 yıldır iktidarın sahibidir.

Türkiye’de bir nesil ve daha fazlası onların yönetimi altında büyüdü. İslam coğrafyasında, özellikle de Ortadoğu’da tarihî nitelikte olaylar, işgaller ve savaşlar bu süreç içerisinde yaşandı ve hâlâ yaşanmaya devam ediyor. Burada AK Parti’nin çeyrek asırdır uyguladığı politikaları değerlendirmeye vaktimiz elbette el vermez. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullandığı ifadelerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını anlamak için Türkiye’nin mevcut durumuna bakmamız yeterlidir. Cumhurbaşkanı gerçekten milletin kendisine verdiği emanete gölge düşürmedi mi? Milletin dinini, aklını, canını, malını, neslini ve insanı insan yapan yüksek değerleri koruyup gözetebildi mi? Gerçekten Gazze’den Kudüs’e, Arakan’dan Sudan’a, Yemen’den Doğu Türkistan’a kadar mazlumlara el uzatıp zulmü ortadan kaldırdı mı? Ve gerçekten Erdoğan ve partisini ümmet umut olarak mı görüyor?

Bu soruların cevabını vermek hiç de zor değildir. Bu konuda asıl belirleyici olan, meseleye hangi zaviyeden baktığımızdır. Doğru soru şudur: Devlet ne için vardır? Para kazanmak ve menfaat elde etmek için mi, yoksa Ömer bin Abdülaziz'in dediği gibi insanları hidayete, iyiye, güzele ve adalete ulaştırmak için mi? Elbette ikincisi değil mi? Çünkü biz Müslümanız. Türkiye halkının çoğunluğu Müslümandır. Sağımız, solumuz, her tarafımız Müslümandır. Allah Subhanehu ve Teâlâ, İslam’ı bu dünyayı diniyle idare etmek için göndermiştir.

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ

"Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın." (Mâide 49)

O hâlde şimdi ilk soruyu soralım. Sizin iktidarınızda Allah’ın hükmü nerede, Sayın Erdoğan? Millet size, doğru bir yöntemle olmasa bile, Allah’ın hükmünü tatbik etmeniz, İslami hayatı başlatmanız ve egemenliği asıl sahibi olan Âlemlerin Rabbi’ne teslim etmeniz için destek vermedi mi? Siz de bu vaatlerde bulunarak onlardan destek istemediniz mi? Siz değil miydiniz "Egemenlik maddede de manada da Allah’a aittir." diyen? Siz değil miydiniz "Hem laik hem Müslüman olunmaz." diyen? Şimdi partinizin sözcüsü “Ak Parti’nin laikliğin teminatı olduğunu” söylüyor siz de susarak onaylıyorsunuz. Hiç Allah’tan korkmadan, laikliğin inanç özgürlüğü anlamına geldiğini ve İslam’a uygun olduğunu iddia ediyor parti sözcünüz. "Yaşasın şeriat!" sloganını dile getirenlere "Yaşasın Cumhuriyet!" cevabı veriyor ve bu defterin bir daha açılmamak üzere kapandığını söylüyor.

Yine "Laik devlet prensibini güçlü bir şekilde savunuyoruz. Bunun rejimimiz açısından gerekli olduğunun net bir şekilde altını çiziyoruz." diye açıklama yapıyor ve tüm bölge için laikliğin örnek alınmasını tavsiye ediyor. Tıpkı sizin, Mısır’da Allah’ın dini için kıyam eden Müslümanlara tavsiye ettiğiniz gibi. Tıpkı şanlı Suriye İslami devriminin Amerika’nın kirli siyasi çözümüne boyun eğdirilip laik bir ulus-devlet modeline dönüştürülmesinde olduğu gibi. Örnekler saymakla bitmez. Ferasetle düşünen, konuşulanlara değil yapılanlara bakan herkes, sizin emaneti zayi ettiğinizi ve ümmetin enerjisini boşa harcadığınızı görür. Bu ümmet, Gazze vurulurken onu nasıl yüzüstü bıraktığınızı, 57 liderin tek bir halife etmediğini, zalime değil mazluma baskı kurduğunuzu açıkça gördü.

Dolayısıyla artık kendinizi ve Müslümanları kandırmayı bırakın. Türkiye’nin geldiği noktaya, Müslümanların nasıl dönüştürüldüğüne ve davaların nasıl içinin boşaltıldığına bir bakın. Yankı odasından çıkın ve gerçeklerle yüzleşin. Dinine yüz çevirmiş, sömürgeci Batı’nın kültürüne teslim olmuş gençlik sizin eserinizdir. Ülkenin her yerini saran suç çeteleri sizin eserinizdir. Yolsuzluklar, hırsızlıklar, menfaat için oradan oraya zıplayan ucuz siyasetçiler sizin eserinizdir. Çökmüş ekonomi, yapboza dönmüş eğitim sistemi ve alınıp satılan hukuk sizin eserinizdir. İşte bahsettiğiniz "Türkiye Yüzyılı" budur, Sayın Erdoğan! İçerisinde İslam yok, ümmet yok, şeriat yok. Aksine laiklik var, Kemalizm var, ulus-devlet var. Siz bu hâlinizle ümmetin değil, ancak Trump’ın umudu olabilirsiniz. O da umut değil, olsa olsa bir seraptır.

Bu ümmetin tek umudu Hilafettir. Hilafet, Allah’ın izniyle çok yakında yeniden kurulacak; İslam ümmeti, yaşadığı zilletten sonra yeniden canlı ve aziz bir şekilde geri dönecektir.

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

"Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağını, onlar için hoşnut olduğu dinlerini iyice yerleştireceğini ve uğradıkları korkulardan sonra kendilerini tam bir güvene kavuşturacağını vaat etti. Onlar bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir." (Nûr 55)

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

30 Haziran 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.