Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 9 Haziran 2026
Terörsüz Türkiye, Mutlak Butlan, finans ekonomisine geçiş, Türkiye’de kurulması planlanan NATO’nun güney karargâhı, Yahudi varlığı ile normalleşmeyi amaçlayan Abraham Anlaşmaları ve daha birçok mesele tamamen Amerika’nın küresel çıkarlarını sağlamakla yakından ilgilidir.
NATO ZİRVESİ ÖNCESİ MÜSLÜMANLARA BASKI
Toplantımıza Müslümanlara yönelik bir türlü bitmek bilmeyen haksız gözaltı ve yargılama zulmüyle başlamak istiyorum.
Türkiye yönetimi bir taraftan kendini Şam’ın, Halep’in, Musul’un ve Kudüs’ün hamisi gösterirken diğer taraftan da bu toprakların sahibi ve asli unsuru olan Müslümanlara terör bahanesiyle baskı yapmaya ve zulmetmeye devam ediyor. Bu sabah Aydın’da Müslümanlara yönelik haksız gözaltılar yapıldı biliyorsunuz. Köklü Değişim Aydın Temsilcisi Nevzat Pektaş ve Sedat Özgür ile bölgede tanınan kanaat önderlerinden Abdulmelik Kılıç hoca sabah şafak vakti evlerinden gözaltına alındılar. Aynı gün Aydın’da başka İslami kurumların mensuplarına yönelikte gözaltı operasyonları yapıldı. Yine iki gün önce İŞİD bahanesi ile 36 ilde yapılan operasyonlarda 361 Müslüman gözaltına alınmıştı.
Son dönemde IŞİD bahanesiyle o kadar çok gözaltı yapılıyor ki meclisten geçirilen torba yasalar gibi torba operasyonlarla kamuoyunu yanıltıyorlar. Düşünebiliyor musunuz, neredeyse her iki ayda bir yüzlerce, binlerce Müslüman işte bu bahane ile gözaltına alınıyor. Türkiye’de İŞİD’in olmadığını dünya âlem biliyor ama maalesef bu algı ile Müslümanları karalamak işlerine geliyor. Emniyetin bu bilgisi ile toplumu manipüle etmek de tabi basının işi… Bunu bilinçli yapan medyanın da muhakkak Allah’a vereceği bir hesap var elbette…
Yapılan bu gözaltı uygulamalarının elbette bir gerekçesi olması gerekir değil mi? Sabah vakti Müslümanların kapısına polis yığıp, kapılarını kırarak terörist muamelesi yapmak muhakkak makul bir gerekçeyi zorunlu kılar. Özellikle Aydın’da Köklü Değişim Temsilcimiz, Abdulmelik hoca ve diğer kardeşimize yönelik yapılan gözaltının hukuki hiçbir gerekçesi yokmuş bunu öğrendik. Kardeşlerimizin kendi aralarında ticari faaliyet yapmaları, bu faaliyetlerin bir gereği olarak aralarında para alışverişinin olması ne zamandan beri şafak vakti ev basmayı gerektirecek bir suç unsuru oldu?
Öncelikle buradan İçişleri Bakanlığı ve Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne sesleniyoruz, haksız ve hukuksuz şekilde gözaltına alınan bütün Müslümanları derhal serbest bırakın. Müslümanlara yönelik haksız, hukuksuz yargılamalara artık son verin, dayanaksız ve delilsiz suçlamalardan artık vazgeçin.
Bizler Aydın’da Köklü Değişim’e yönelik yapılan bu baskı ve zulmün asıl sebebini biliyoruz. İslami siyasi çalışmalarımızın laik rejimi ve Kemalist düzeni rahatsız ettiğinin farkındayız. İslami davet çalışmalarımızın toplum tarafından teveccühle karşılandığı da görülüyor. Ne yapılırsa yapılsın, ne tür baskı ve yıldırma yöntemleri kullanılırsa kullanılsın bizler inandığımız yoldan bir karış geri dönmeyiz dönmeyeceğiz. Biz önce yegâne dayanağımız olan Rabbimize ve İslam davasına gönül vermiş samimi Müslümanlara güveniyoruz. Halkımızın bu davayı bizimle birlikte sahiplenip ayağı kaldıracağından hiç şüphe etmiyoruz.
Ayrıca şunu da özellikle belirtmekte fayda görüyoruz, Türkiye genelinde yapılan bu gözaltı ve baskıların bir diğer sebebi de şudur; Türkiye, Temmuz ayında Ankara’da Amerika’nın küstah başkanı Trump ve İslam düşmanı Batılı kâfir yöneticileri NATO Zirvesi kapsamında ağırlayacak, bu sebeple onlara “şu kadar “Müslüman terörist”i yakaladık, şu kadarını tutuklattık.” Diyerek istatistik verilmesi gerekiyor. Sırf onları memnun etmek için Müslümanlara zulmediliyor, aileleri ve çocukları mağdur ediliyor. Eğer ki bunu Batılı efendilerinizi memnun etmek, onların güvenini kazanmak ve koltuklarınızı korumak için yapıyorlarsa vay onların haline. Bugün mazlum Müslümanlar bu zulüm ve hukuksuzluklara sabrederler ama yarın Allah’ın huzurunda eşleri, ana babaları ve çocukları zalimlerden şikâyetçi olacaklar.
ERDOĞAN’NIN İSLAMİ FİNANS AÇIKLAMALARI
Türkiye ekonomisi Mehmet Şimşek’in başında olduğu kurmaylar tarafından yönetiliyor ve özellikle son birkaç yıldır yüksek faiz politikasından vazgeçilmiyor. Bu sadece Mehmet Şimşek’in kendi düşüncesi değil elbette, devletin en başındaki karar sahipleri de bu politikayı destekliyor ve besliyorlar. Türkiye bankaları yüksek faizle kazanmak isteyenler için tam ideal bir yatırım yeri. Sadece Türkiye’de yaşayanlar için değil dışarıdan döviz getirecek olanlar da vergisiz harçsız faizden kazanıp sermayelerine sermaye katıyorlar. Hatırlarsanız daha bir buçuk ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, yurt dışında yaşayanların Türkiye’ye gelip yatırım yapmaları halinde 20 yıl boyunca vergi almayacaklarını söylemiş, İstanbul Finans Merkezi’nin bu çerçevede yükleneceği rolü dikkatlere sunmuştu.
Şimdi aynı Cumhurbaşkanı, 4 Haziran Perşembe Günü düzenlenen “3. Küresel İslami Ekonomi Zirvesi’nde” yaptığı bir konuşmada faizin olduğu yerde bereket olmaz diye açıklama yaptı. Zirvede İslami finans kurumları, küresel helal endüstrisi, dini kurumlar ile ibadetlerin ekonomisi vb. konularda sunumlar yapıldı.
Konuşmalarda bolca İslami söyleme yer verildi. Faiz ile ilgili şeri esaslar zikredildi, dini argümanlar ortaya konuldu. İlk olarak Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye'nin ve İslam dünyasının İslami finansa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Şimşek, İslami finans varlıkları açısından Türkiye dâhil birçok ülkede henüz kullanılmamış fırsatlar bulunduğunu söyledi. Türkiye'nin İslami finansta piyasa büyüklüğü açısından 9. sırada yer aldığını ancak ilk 5 ülke arasına girme hedefi için yapılması gereken birçok ödevin olduğunu ifade etti.
Sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasına her zamanki gibi Gazze ile başladı. Trump’ın Barış Kuruluna üye olan Türkiye, ateşkesten bu yana yaşanan onca ihlal, katliam ve cinayete rağmen somut hiçbir şey yapmamışken Gazze’yi istismar etmekten hiç ama hiç vazgeçmiyor. Sanki Trump’ın muhatabı kendisi değil başka biri, sanki Gazze için adım atacak ve soykırımı durduracak başka mekanizmalar var da onlara işi havale ediyor. Bu işin sorumluluğunun kendi omuzlarında olduğunu bildiği halde hiç ama hiç elini taşın altına sokmuyor. Maalesef ki devletler sivil organizasyonlardan medet umar hale gelmişler. Neyse Kıymetli Müslümanlar bu ayrı başka bir gündemin konusu, biz asıl gündeme gelelim.
Cumhurbaşkanı İslami Finans Zirvesi’ndeki konuşmasında; "Bereket, helal yollardan elde edilen 1 liralık kazancın, haram bulaşan 2 liralık kazançtan daha büyük olduğuna inanmaktır.” dedi ve “faizin olduğu yerde bereket olmaz” diye de ekledi. Erdoğan ayrıca bereketin, kapitalist ekonomi teorileriyle anlaşılmasının mümkün olmadığını” söyledi.
Kıymetli Müslümanlar bütün bu lafları eden Cumhurbaşkanı, ekonomisini faizli sisteme entegre etmiş bir devletin başında değil de, zannedersiniz ki faizi tamamen sistem dışına çıkarmış, faizi bitirmiş bir İslami devletin başkanı… İslam iktisat teorisini anlatarak kapitalizm eleştirisi yapıyor ama kapitalist çarkın tam da merkezinde duruyor. Söylediklerini yapsa ülkede ne ekonomik kriz kalır ne yoksulluk ne de enflasyon kalır.
Peki! Madem faiz bu denli büyük bir kötülük, madem faiz, sömürü düzeninin temel taşı, o halde Türkiye ekonomisi neden tarihinin en yüksek faiz oranları ile yönetiliyor? Neden devlet bütçesinin en büyük kalemlerinden biri faiz ödemeleri? Neden vatandaş kredi kartı, ihtiyaç kredisi ve tüketici kredileri ile yaşamaya mahkûm ediliyor?
Eğer bir ülkede gerçekten faizle mücadele ediliyorsa ilk zarar gören sektör bankacılık olması gerekmez mi? Fakat son yıllarda bankalar tarihî kâr rekorları kırdı? Neden! Sanayici üretirken risk alıyor. Çiftçi üretirken risk alıyor. Esnaf dükkân açarken risk alıyor. Ama banka hiçbir şey üretmeden para üzerinden para kazanıyor. Kur'an'ın yasakladığı sistem sermayenin emek ve üretim olmadan büyümesidir, bunun adı işte faizdir. Cumhurbaşkanı bir de diyor ki, “bereket mefhumuna samimiyetle inanmamız, çok daha önemlisi evimiz, sokağımız ve ticarethanemizden başlayarak bereketin temsil ettiği hasletleri bizzat yaşamamız ve yaşatmamız gerekir."
Evet, yani diyor ki; politika faizinin %37 olmasına bakmayın. Reel faizin %40’ların üzerine çıktığına aldırmayın. Sizler fertler ve şirketler olarak helali haramı gözetin. Siz evinizde, sokağınızda ve iş yerinizde faize bulaşmayın. E Peki devlet bankaları faiz ile kredi dağıtıyor, yüzbinlerce konut projesi yapıyorsun insanları bankalara yönlendiriyorsun. Bunu nereye koyacaksınız bu nasıl samimiyetsizliktir.
Daha önce de yapmıştınız bunu; Faiz için hakkında ‘Nas’ var dediğiniz dönemleri unutmadık, insanları Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemine yönlendirerek faizli kazancı teşvik ettiniz. Peki kim kazandı KKM’den fakir fukara mı, yok yine sermaye sahipleri yine zenginler kazandı. Türkiye’de "Faiz lobisiyle savaşıyoruz" masalı anlatılırken kredi risk primi maliyetinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti dış borçlanmada dünyanın en yüksek faizini Londra tefecilerine ödedi. Yine son örneğini birkaç gün önce gördük: İslami Ekonomi Zirvesi'nde kapitalizme ve faize vurulan o sert hamasi nutukların mürekkebi kurumadan, hemen ertesi gün katılım bankalarının yabancı fon yöneticileriyle "sıcak para" pazarlığına oturdular.
Halbuki katılım bankalarının uyguladığı "kâr payı" oranları ile konvansiyonel bankaların "faiz" oranları arasındaki ölçüye bakıldığında, aralarında neredeyse bir milim bile fark olmadığı görülür. Adına "faiz" demeyip "kâr payı" veya "kira sertifikası" demek, paranın zaman maliyetini ve sömürü mekanizmasını değiştirmiyor.
Kıymetli Müslümanlar! Bütçeden her yıl en büyük pay, faiz ödemelerine ayrılıyorken, ‘bereket’ ten bahsetmek, ‘faizi eleştirmek’ suya yazı yazmaktan başka bir şey değil. Bakara suresinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçekten inanıyorsanız, mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. Eğer böyle yapmazsanız (faizden vazgeçmezseniz), Allah ve Resul’üne savaş açtığınızı bilin."
O halde ya söylediklerinizi uygulayıp dürüst olun. İslam İktisat modeline tümden geçerek bunu bir devlet politikası haline getirin. Ya da yanlış uygulamalarınızı İslami soslarla temize çıkarmaya çalışmayın. Faize dayalı küresel sömürge aracı olan Kapitalist ekonomi tezinizi İslami Finans kavramıyla sulandırmayın. Çünkü ‘‘yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.’’
DEVLET AKLI TARTIŞMALARI
Son günlerde bölgemizde yaşanan krizler ve Türkiye iç siyasetinde yaşanan olaylar ile önemli siyasi gelişmeler şahit oluyoruz. Kuşkusuz bu gelişmeler dünyanın gidişatından bağımsız değildir. Özellikle Donald Trump’ın ABD’de ikinci kez başkan seçilmesinden sonra diplomatik teamülleri yıkarak uygulamaya koyduğu küresel strateji, tüm dünyaya yeni bir ilişki biçimi dayatmaktadır. Bu anlayışa göre ABD kendisini dünyanın efendisi, geriye kalanları ise itaat etmesi gereken hizmetçiler olarak görmektedir. Trump’ın küstah bir üslupla ABD’nin müttefikleri dahil birçok devleti tehdit etmesi, yöneticileri aşağılaması artık günlük rutin haline gelmiştir.
Dolayısıyla bu yaklaşım, ABD’nin hışmından korkan birçok devlet ve yöneticinin dış politikasını önemli ölçüde etkilemekte, hatta iç politikalara da benzer şekilde yön vermektedir. Zira bir ideolojisi olmayan, uydu ve tabi devletler ABD’ye tam entegrasyon sağlamak adına iç siyasetlerini yeniden dizayn etme çabası içerisindeler.
Bu gündem başlığımızda, birkaç gündür Türkiye’de ana akım medyada yazılıp konuşulan devlet aklı tartışmasını kısaca değerlendireceğiz. Konuya ABD’nin politikalarını örnek vererek girmemin sebebi; Türkiye’de iktidar ve ana muhalefet partisi arasındaki gerilim ve mücadelenin ABD ile yakından ilgisi olmasıdır. Fakat onlar bu ilintinin adını net olarak ortaya koymaktan imtina ediyorlar. CHP lideri Özgür Özel her ne kadar iktidarın ABD’den icazet alarak CHP’ye operasyon yaptığından bahsetse de ABD’nin Türkiye’deki İngiliz nüfuzuna darbe vurduğunu açıkça söyleyemiyor. Çünkü böyle bir itiraf, CHP’nin cumhuriyetin kuruluşundan bugüne İngilizlerin yörüngesinde hareket ettiği gerçeğini açığa çıkaracaktır.
İktidar ise CHP’ye yapılan operasyonların kendileriyle hiçbir ilgisi olmadığını iddia ederek konunun yargıyla ilgili olduğunu savunmaktadır. Tartışmalar bu şekilde sürüp giderken medyada "devlet aklı" söylemi tekrardan gündeme girdi. Bu söylemin geçmiş yıllarda da çeşitli vesilelerle kullanıldığına tanık olmuştuk. Türkiye siyasi ortamında ne zaman bir hukuksuzluk yaşansa, ne zaman siyasetçiler kendilerini yalanlayan adımlar atsa, ne zaman halkın anlam veremediği işlere başvurulsa bu söylem devreye girer. Şöyle açıklamaları çok duymuşuzdur: "Bu siyaseti aşan bir konu, bu partiler üstü bir mesele, bu kararları alan akıl devlet aklıdır" vesaire.
Bu ifade her zaman kamuoyunu manipüle etmenin bir aracı olarak dolaşıma sokulmuştur. Yani demek isteniyor ki yetki sahibi olan yöneticilerin de üzerinde bir yapı var ve devletin hayati, kritik konularında onların plan ve kararları belirleyici olur. Geçmişte CHP bunu çok yapmıştır. Rejimin bekası adına muhalif sesleri susturmuş, İslami yaşantı isteğini irtica olarak yaftalayarak Müslüman halka karşı büyük zulümlere imza atmıştır. 28 Şubat post modern darbesi bunun en yakın örneğidir.
Nihayetinde bu söylem, uzun aradan sonra MHP lideri Devlet Bahçeli’nin girişimiyle başlatılan "Terörsüz Türkiye" süreciyle yeniden dolaşıma sokuldu. Projenin sözcülüğünü yapan Bahçeli, her türlü desteği ve imkânı sunan AK Parti ama asıl kararı veren devlet aklıymış; kimsenin bilmediği, tanımadığı o akil kişilermiş. Öyle ya, devletin terörist başı olarak kodladığı Öcalan’ı mecliste konuşma yapmaya davet edip onun özgürleşmesini gündeme getirmenin sorumluluğunu kim alabilir? On yıllar boyunca milliyetçilik duygularını kullanarak halktan oy toplayanlar, tam zıddına atılan bu adımda başka türlü kendisini nasıl azade kılabilir? Cevap: Devlet aklı.
Şimdi aynı nakaratı CHP’ye yönelik mutlak butlan davasında da duyuyoruz. Muhalefeti dizayn etme kararını verenin de devlet aklı olduğunu söylüyorlar. Türkiye ve bölge çok kritik günlerden geçtiği için iktidarın politikalarına sorun çıkarılmaması gerekiyormuş. Bu sebeple muhalefetin uysallaştırılması, sivil toplumun devletle uyumlu olması, halkın da devletsiz kalmamak için olup biteni sessizce izlemesi en doğru olanmış.
O zaman sormak lazım: O dilinizden düşürmediğiniz demokratik siyasete ne oldu? Demokraside siyasetçiler yetkisini halktan almıyorlar mıydı? Demokratik siyasette aslolan partilerin rekabet etmesi değil miydi? Ne oldu da şimdi o kutsadığınız değerleri çiğniyorsunuz? Yoksa demokrasi kocaman bir yalan mıydı? Yoksa demokrasi teknik bir seçim meselesinden ziyade, temelinde ideolojik içerik barındıran sömürgecilik siyasetine bağlı kalmanın bir aracı mıydı?
Cevap evettir. AK Parti öncesi bu sömürgecinin adı İngiltere, hedef ise Avrupa Birliği idi. AK Parti döneminde ise bu sömürgecinin adı Amerika, hedef ise başta İslami uyanış olmak üzere Amerika’nın diğer küresel rakiplerine karşı mücadelesinde onun bölgesel gücü ve yardımcısı olmaktır. Devlet aklı diye öne sürülen söylemlerin siyasi arka planı kısaca böyledir. Devlet aklı denilen şey, Amerika’nın aklıdır. Dünyanın ve bölgenin içinden geçtiği krizlerden kasıt, Amerika’nın sömürgeci ve saldırgan politikalarının yarattığı krizdir.
Terörsüz Türkiye, Mutlak Butlan, finans ekonomisine geçiş, Türkiye’de kurulması planlanan NATO’nun güney karargâhı, Yahudi varlığı ile normalleşmeyi amaçlayan Abraham Anlaşmaları ve daha birçok mesele tamamen Amerika’nın küresel çıkarlarını sağlamakla yakından ilgilidir. Ve bu politikaların halkı Müslüman olan Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur. Faydalanacak olanlar sömürgeci kâfirler ve koltuklarını onlara borçlu hissettikleri iktidar sahipleridir.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bir ideolojisi olmayan veya ideolojisi vahiy kaynaklı olmayan devletlerde halkın maslahatıyla devletin ve yöneticilerin çıkarları örtüşmez. Çünkü bu devletlerin insan, toplum ve devlete dair anlayışları batıl ve bozuk olduğundan siyaset insan için yapılmaz. Artık çökmeye yüz tutmuş küresel kapitalist sistem, bu gerçeğin en somut kanıtıdır. İnsanlık, demokrasi ve özgürlük denilen bu zalim sistemden bıkmış usanmış durumdadır.
Çözüm ise Allah’ın izniyle çok yakında kurulacak olan İslam’ın devletinde, Raşidi Hilafettedir. Hilafet sisteminde egemenliğin kaynağı Allah’ın şeriatıdır. Beşeri sistemlerin aksine Allah’ın hükümleri hem yönetici hem de yönetilenler için bağlayıcı ve saygın bir konumdadır. Siyaset; iyiliği emredip kötülüğü menederek insanların yüksek değerlerini korumayı garanti eder. Hilafet sistemi ayrıca dostluk ve müttefiklik adı altında hiçbir yabancı gücün ülkeye tahakkümüne izin vermez. Böylece fert, toplum ve devlet aynı hedef etrafında birleşerek yüce ideallere doğru yol alırlar. Devletin aklı da işte bu ideallerin belirlediği akıldır.
Biz, Raşidi Hilafetin yeniden kurulması ve böylece İslam ve Müslümanların izzet bulması, küfür ve kâfirlerin zelil hale gelmesi için Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan yardım ve başarı niyaz ediyoruz.
Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu
09 Haziran 2026
#hizbut tahrir türkiye#gündem değerlendirme#nato zirvesi#erdoğan'ın açıklamaları#islami finans#yeni finans merkezi#devlet aklı#derin devlet
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!