HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 04 Temmuz 2023

Muhammed Emin Yıldırım "Yöneticiler Filistin’in kurtuluşu için samimi olsalardı, kalpleri Mescid-i Aksa için atmış olsaydı, normalleşmek için sıraya girmez; Yahudi varlığının işgaline son vermek için ordularını Filistin’e gönderirlerdi."

 

YAHUDİ VARLIĞININ CENİN’DEKİ KATLİAMLARI

Kurban Bayramı’nı yeni uğurladığımız şu günlerde İslam’a ve Müslümanlara yönelik saldırıların arttığına tanıklık ediyoruz. Bu hafta toplantımıza Gasıp Yahudi varlığının Cenin’deki saldırılarıyla başlamak istiyorum. Yahudi varlığı İsrail, Batı Şeria ve Cenin mülteci kampına yönelik saldırılarına ara vermeden devam ediyor. Son bir ayda onlarca Filistinli Müslüman katledildi. Filistinlilerin evleri başlarına yıkılıyor. Sokaklar kan gölüne dönmüş vaziyette. Daha dün Cenin’e düzenlenen hava saldırısında 10 kardeşimiz şehit edildi, onlarca kardeşimiz yaralandı.

Yahudi Varlığı İsrail’in Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaptığı açıklamada “Cenin operasyonu istenilen hedefe ulaşana kadar devam edecek” dedi. Dünyanın gözü önünde Filistinli kardeşlerimiz katlediliyor ve Yahudi varlığının başbakanı katliamlar devam edecek diyor. Ve tüm dünya her zaman olduğu gibi yine sessiz!  Kıymetli Müslümanlar, sormak lazım Netenyahu, bu cesareti, bu rahatlığı nereden alıyor? Biliyoruz ki bu Siyonist Yahudiler korkak insanlardır! Yahudi askerlerinin elinde sapan 10 yaşındaki bir Filistinliyi görünce ayaklarının titrediğini korktuğunu defalarca gördük.

Peki bunları cesaretlendiren şey ne? Kuşkusuz korkak Yahudi varlığını cesaretlendiren İslam beldelerinin pısırık, iki yüzlü, samimiyetsiz yöneticileridir. Onlar Yahudi varlığıyla normalleşmek için sıraya girdiğinde İsrail’e cesaret verdiler. İslam İşbirliği Teşkilatı, acil kodla toplanıp katliamı kınamakla yetindiğinde İsrail’e cesaret verdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, samimiyetten uzak cafcaflı sözlerinden geri adım atıp “normalleşmeyi” seçince İsrail’e cesaret verdi.  Artık bu gerçeği görmenin vakti geldi ey Müslümanlar!  İslam beldelerinin yöneticilerinin Filistin’i Yahudi varlığı işgalinden, saldırılarından kurtarma gibi bir derdi hiç olmadı. Onlar sadece siyasi edebiyatla kınamalar yapar ve halklarına bu resmi gösterirler.

Şayet Filistin’in kurtuluşu için samimi olsalardı, kalpleri Filistin için Mescidi Aksa için atmış olsaydı; normalleşmek için sıraya girmez, Yahudi varlığının işgaline sonra vermek için ittifak kurup ordularını Filistin’e gönderirlerdi. Filistin’i Abdülhamid gibi Filistin sevdalısı bir Halife kurtaracaktır. Filistin hakkında tek gerçek budur.

KURAN’I KERİM’E YAPILAN HAKARETLER

Batı’nın İslam ve Kur’an düşmanlığı kadimdir. Bunu daha önce Fransa’da, Avusturya’da, Hollanda’da yapılan saldırılarda görmüştük. Son zamanlarda ise İsveç’te sıklıkla görmeye başladık. İsveç adeta Allah düşmanlarının kinlerini kustuğu, ucuz şovlarını sergilediği bir ülke haline gelmeye başladı. 2020 yılından beridir İsveç’te Kur’an’ı Kerime yönelik saldırılar devlet korumasında aleni şekilde yapılıyor.

Malumunuz bu yılın Ocak ayında aşırı sağcı politikacı Rasmus Paludan Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde Kur’an-ı Kerim sayfalarını yakarak alçak bir provokasyona imza atmıştı. Üstelik küstahlıkta sınır tanımayarak bu eylemi yapacağını günler öncesinden duyurmuş ve yapmıştı. Ancak Müslümanların kitlesel tepkilerinin aksine bu alçak kafire ve de onu koruyan İsveç devletine ne Türkiye ne de İslam ülkelerinin yöneticilerinden had bildiren olmadı.

Türkiye sadece saldırıyı kınamakla bir de İsveç büyükelçisini dışişleri bakanlığına çağırıp uyarmakla yetindi. Doğal olarak bu cılız ve göstermelik tepkiler caydırıcı olmadı. Nasıl olsun ki kıymetli Müslümanlar? İslami ruh olmayınca sözün ve eylemin düşmana tesiri dokunmaz. Zira bu yöneticiler Kur’an’ı sözde savunurken onun yüceliğine tek bir vurgu dahi yapamıyorlar. Kur’an Allah’ın Kerim kitabı Müslümanların en kıymetli hazinesi, insanlık için hidayet ve ışıktır diyemiyorlar. Halife Abdülhamid han gibi İslam’a yapılan saldırı bizim için savaş sebebidir diyemiyorlar. Onun yerine şöyle diyorlar: “Kuran-ı Kerim’e yönelik saygısızlığını en ağır şekilde kınıyoruz. Bu tür kışkırtıcı eylemler sadece Müslümanları değil, demokratik sistemleri de hedef almaktadır.”

Yani sözde Kur’an’ı savunurken bile batının köhnemiş demokrasisine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Böylesi ezik tavırlar kafirleri korkutabilir mi? Caydırıcı olabilir mi? İşte bu yüzden İsveç devleti aynı aşağılık eylemin tekrar yapılmasına izin verdi. Hem de Müslümanların Kurban ve hac ibadetlerini icra ettiği, kalplerin sevinçle dolduğu bayram gününde. Bu kez Irak asıllı Salwan Momika isimli bir alçak Kur’an-ı Kerim’e hakaretlerde bulundu. Bu kişinin daha sonra Irak’ta insanları diri diri yakan işkenceci Şii bir milis grubunun Hristiyan kolunun üyesi olduğu ortaya çıktı.

Evet. Müslümanları terörist olmakla yaftalayan iki yüzlü Avrupa devletleri terör örgütü üyesine vatandaşlık verip Kur’an’a hakaret eylemi yaptırıyor. Çünkü karşılarında Müslümanların işlerini üstlenen, dertlerini omuzlayan adam gibi bir lider yok! Karşılarında 57 tanesi tek bir halife etmeyen batıya ram olmuş aciz yöneticiler var.

İşte bakınız, bayram günü gerçekleşen son saldırı karşısında İslam İşbirliği Teşkilatı Suudi Arabistan’ın talebiyle dün sözde olağanüstü toplandı. Peki toplandılar da ne yaptılar? İsveç’i şiddetle kınadılar, Birleşmiş Milletlerin "İslamofobiyle Mücadele Eylem Planı"nın uygulanmasını hızlandırma çağrısında bulundular. Kısacası yine toplandılar kınadılar ve dağıldılar. Türkiye ise önceki eylemlerde sergilediği tavrı devam ettirdi. Kınadı, lanetledi ve yapılanların fikir hürriyetiyle bağdaşmadığını söyledi. Elçiyi bile geri çekemedi. Neden? Çünkü yakın bir zaman içinde İsveç’in NATO üyeliğini onaylamak zorunda kalacak. Çünkü Türkiye’nin stratejik dostu ve NATO’nun patronu olan ABD öyle istiyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan istediği kadar “İsveç’e yönelik tepkimiz sonuç alıcı şekilde olacak” diye konuşsun. Sonuçta Amerika’nın dediği olacaktır. Zira siyasette lafa değil icraata bakılır. İcraata baktığımızda da Rahip Brunson’un Trump’ın bir twitiyle serbest bırakıldığını, terör devleti denilen “İsrail”in saraylarda ağırlandığını görüyoruz. Daha bugün Darbeci katil Mısır rejimi ile karşılıklı büyük elçilerin atandığı duyuruldu. Yani sizin anlayacağınız kıymetli Müslümanlar, Kur’an’ın hayata hakim olmadığı yerde demokrasi kazanmaya devam edecektir. Zaten bu yöneticiler Kur’an’ı savunmak konusunda samimi olsalardı, onu camilere ve vicdanlara hapsetmezlerdi. Onunla hükmederlerdi. Onu fikirlerinin ve siyasetlerinin kaynağı haline getirirlerdi. Böylece onu fiili olarak sevmiş ve korumuş olurlardı. Dolayısıyla gerek Türkiye gerek İslam İşbirliği Teşkilatı olsun, Müslümanların meselelerini uluslararası topluma havale etmekten ve kınamaktan başka işe yaramayan bu yönetimlerden hayır beklemek sömürgecilerden iyilik beklemek gibidir. Zira Kur’an’ın tatbik etmeyerek ona en büyük hakareti yapanlardan Kur’an’ı savunmalarını beklemek abesle iştigaldir.

Kur’an-ı Kerim’i saldıranlara verilecek en güzel cevap Kur’an-ı hayata hakim kılmaktır. Kur’anı Kerimi ancak onu hayatın merkezine alan, O’nun hükümlerini tatbik edecek olan bir devlet koruyacaktır. O devlet ise Allah’ın vaadi Rasulullah’ın müjdesi olan Raşidi Hilafet Devletidir. O devlet kurulduğunda haçlı batı devletleri İslam’a saygı duymayı çok hızlı bir şekilde öğreneceklerdir. Öyleyse gelin o devlet için hep birlikte çalışalım.

FRANSA’DA YAŞANAN OLAYLAR

Gelelim son bir haftadır dünyanın gündemine oturan Fransa’daki olaylara… Fransa'da 27 Haziran’da Cezayir asıllı 17 yaşındaki bir gencin polis kurşunuyla öldürülmesinin ardından başlayan olaylar günlerdir devam ediyor. Ülkenin birçok yerinde devam eden protestolarda, şu ana kadar 3000'e yakın kişi gözaltına alındı, birçok kişi yaralandı. Olaylarda bir kişi de hayatını kaybetti. Onlarca ev ve araç ateşe verildi.

Fransa’da yaşanan bu olay ilk değil. Daha öncede Paris'te 2005 yılında Afrika kökenli bir gencin polisin kimlik kontrolünden kaçarken ölmesiyle başlayan olaylar ülke genelinde büyük ayaklanmalara neden olmuştu. 3 hafta kadar süren olaylarda onlarca bina ve araç tıpkı bugünkü gibi ateşe verilmişti. Bildiğiniz gibi Avrupa’da laiklik adı altında İslâm’a en çok düşmanlık edilen ülkelerin başında Fransa geliyor. Kurumsallaşan İslam düşmanlığı Fransa'nın DNA'sının bir parçası haline geldi. Okullarda başörtüsü takılmasını yasakladı. Son iki yılda 24 camiyi kapattı. Fransa’nın Müslümanlara yönelik sistematik saldırıları her geçen gün artarak devam ediyor.

Bizler aslında kafir Fransa’nın kanlı tarihini çok iyi biliriz. Sömürgecilik ve katliamcı karnesini çok iyi biliriz. Yine bizler Fransız Charlie Hebdo dergisinin Efendimiz (s.a.v)’i konu ederek alçakça hakaret içeren karikatürleri nasıl yayınladığını da biliyoruz.

Fransızlar geçmişte sömürgelerinde yaptıkları katliamlarla bilinirler. Yaklaşık 300 yıllık sömürge döneminde, Fransa milyonlarca Müslümanı katletti, etnik temizlik ve soykırım yaptı. Özellikle de Afrika kıtasında vahşi katliamlara imza attı. Sadece 1945 yılında işgal ettikleri Cezayir’de 1,5 milyon Müslümanı katletti. Katledilen on binlerce Cezayirlinin bir kısmı şehir dışında açılan dev çukurlara gömüldü. Bir kısmı ise, kamyonlara doldurularak kireç fırınlarında yakılmaya götürüldü. Cezayirlilerin cesetleri, Nazi fırınlarına benzeyen ölüm fırınlarında yakıldı. Yine aynı şekilde insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri olan ve 800 bin kişinin öldüğü 1994 Ruanda soykırımında da Fransa'nın parmağı olduğu ortaya çıkmıştı.

Sözde köleliğe karşı “özgürlük”, ayrımcılığa karşı “kardeşlik” ve sınıfsal statülere karşı “eşitlik” ilkeleri Fransa’nın düsturu olmuştur. Fakat bu sözler hiç inandırıcı değildir. Hele ki hiç samimi değildir. Teoriden ve hayalden öte bir şey değildir. Tüm dünyanın şahitlik ettiği üzere pratikteki yansıması çok çok farklıdır. Zira Fransa ve Batı Müslümanlara karşı her daim iki yüzlü davranmıştır. Söz konusu İslam ve Müslümanlar olunca Batı savunduğu ne kadar sözde insani değerler varsa hepsini ayaklar altına almıştır.

Aslında Fransa’da yaşanan bu son olaylar Batılı sömürgeci kafir devletlerin ülkeleri sömürmelerinin, halkları köleleştirmelerinin, onları ötekileştirmenin ve katliam yapmalarının bir neticesidir. Bugün Fransa’da şiddete maruz kalanlar bir zamanlar Fransa’nın zorla köleleştirdiği ve sömürülerinden ülkesine zorla getirilen insanların çocukları ve torunlarıdır. Bu insanlara ikinci sınıf vatandaşlık, ayrımcılık ve ırkçılık muamelesi yapılmaktadır. Her ne kadar bunlardan bazıları Fransız vatandaşlığına sahip olsa da uygulanan şiddetten onlarda nasibini almaktadır. Müslümanlar getto diye tabir edilen yerlerde kötü şartlara mahkûm edilmekte, insan yerine dahi konulmamaktadır.  Bu insanların ortak özelliği ise genelinin Müslüman bir kimliğe sahip olmalarıdır. Yani aslında tüm kin ve nefretleri göçmenlerin çoğunun Müslüman olmasından kaynaklanmaktadır. İslam düşmanlığı ve ırkçılık Fransızların kanına işlemiş vaziyettedir.

Bu kriz sadece Fransa’ya özgü değil, kapitalizmi uygulayan Batı ülkelerinin tamamında ve neredeyse tüm dünyada kendisini gösteriyor. Bugün doğudan batıya tüm insanlık kapitalizmin yıkıcı sonuçlarıyla boğuşuyor. Bir avuç azgın azınlık hariç nerdeyse tüm insanlık her tarafı talan eden, yağmalayan, sömüren kapitalizmden bıkar hale gelmiş ve bir kurtuluş yolu aramaktadır. İşte bu kurtuluş ancak İslam ile mümkün olur. Zira ancak İslam’la insanlar huzura erer. Güvenlik refah ve adalet ancak İslam ile sağlanır.

RUSYA’NIN İDLİB’E YÖNELİK SALDIRILARI

Son olarak Rusya’nın İdlib’teki son saldırısına ve Suriye’deki duruma değinmek istiyorum. Yüzyılın en güçlü halk hareketi iken ihanet ve basiretsizlik sonucu İdlib’e sıkıştırılarak kuşatmaya alınan Suriye İslami devrimi yok edilmeye çalışılıyor. Ukrayna’da zor günler geçiren kafir Rusya batı karşısında yaşadığı hezimetin acısını İdlib’teki Müslümanlardan çıkartıyor. Geçen hafta Rus savaş uçakları, İdlib’de yine katliam yaptı. İdlib halkı Kurban Bayramı hazırlığı yaparken Rusya, çiftçilerin bir araya geldiği sebze haline kasıtlı bir saldırı gerçekleştirdi. Rusya’nın bu saldırısında 9 kişi öldü, 30 kişi de yaralandı.

Bu saldırı hakkında Esed rejimi hemen bir açıklama yaptı ve sözde “silahlı isyancı grupların” hedef alındığını söyledi. Oysa vurulanlar meyve halindeki esnaflar ve alış-veriş yapmak için gelen bölge halkıydı. Kaldı ki Esad rejimi için Amerika ve Rusya için Müslümanların sivil ya da silahlı olması fark etmiyor. Onlar için önemli olan Müslümanların ne için yaşadığı ve ne için savaştığıdır. Eğer demokratik ve sözde sivil bir devlet istiyorsanız ve batının çizdiği Sykes-Picot sınırlarını koruyacağınızı taahhüt ediyorsanız el üstünde tutulursunuz. Hatta Silah ve para yardımı bile alırsınız. Tabi o zaman silahınızı devrimci Müslüman halka doğrultmak zorunda kalırsınız. Ne yazık ki Suriye’de 12 yılın sonunda tamda bu noktaya gelindi. Silahlı gruplar kirli para ve küçük bölgelerde hakimiyet kurma sevdasına kapılarak devrimi ifsat ettiler. Rejim ve destekçileriyle savaşı bırakarak silahlarını birbirlerine doğrulttular.

Öyle ki ne rejimin saldırıları ne de Rusya’nın yaptığı katliamlar silahlı muhalif grupları artık harekete geçirmiyor. Ve ne yazık ki bu gaflet halinin faturasını savunmasız sivil Müslümanlar ödüyor.

Hatırlanacağı üzere 2011 yılında başlayan devrim sürecinde, 2015 yılında Esed rejiminin yıkılmaya an be an yaklaştığı bir dönemde ABD’nin isteğiyle devreye Rusya girmişti. Rusya yaptığı vahşi katliamlar üzerinden halkı göçe zorlamış ve rejimi yeniden ayağa kaldırmıştı.  Sonrasında siyasi süreçler başladı ve “Türkiye, Rusya ve İran’ın dahil olduğu “Astana Üçlüsü”nün, masada aldığı kararlar ve sahadaki operasyonlarıyla rejime adeta can simidi oldu. Nihayetinde Amerika’nın yön verdiği Astana üçlüsü, yıkılmakta olan eli kanlı rejimin yeniden diriltti.

Garantör ülkelerden Türkiye bu süreçte, Rusya ile çeşitli ateşkes anlaşmaları imzaladı. Ancak bu ateşkes anlaşmaları muhaliflerin elini kolunu bağlarken, rejim ve destekçilerinin saldırılarına hiçbir engel teşkil etmedi… Türkiye, bu durumu hiç sorgulamadığı gibi bir yaptırım da gündeme getirmedi. Yani Suriye halkına dost bir görüntü çizen Türkiye aslında siyasi ve askeri hamleleriyle Suriye devrimini bitme noktasına getirdi.

Suriye’nin geleceği için Astana toplantıları, yeni anayasa çalışmaları tüm hızıyla sürerken İdlib’de de halk yeni sürece hazırlanıyor! Peki nasıl hazırlanıyor; Şiddet, baskı ve sindirme hamleleriyle… Geçtiğimiz toplantılarda da söylemiştik. İdlib’te 2019 yılından beri kontrolü elinde tutan Muhammed Cevlani liderliğindeki HTŞ, artık cihad ile değil zulümle anılıyor. HTŞ, Esed rejimi ve destekçilerine karşı ciddi manada tek bir hamle yapmazken, ABD planına karşı çıkan, rejim ile normalleşmeye razı olmayan, rejime karşı cephelerin yeniden açılmasını talep eden her kim varsa tutuklayarak, halkı sindirmeye çalışıyor. Bir tarafta Esed ve Ruslar tarafından şehirler bombalanırken, kalabalık halk kitleleri saldırıya uğrarken, HTŞ’de, İdlib’deki muhlis Müslümanlara karşı zalimce operasyonlar gerçekleştiriyor.

Görünen o ki; halkını öldüren zalim ve mücrim Esed’den sonra zulüm sırası Cevlani’ye gelmiş… HTŞ lideri, bir-iki yıl önce bir ABD kanalına verdiği röportajda Amerika’yı kast ederek “Artık sizin için bir tehdit değiliz” “İdlib’deki rolümüz, Amerika ve Batı ile ortak çıkarları yansıtıyor” mesajını vermişti. Evet bu sözleri söyleyen Cevlani’nin bugün yaptıkları, Şam tiranına hizmet ediyor. Suriye’de rejimin egemenliğini hedefleyen BM kararlarına hizmet ediyor. Tüm habis planları sahada uygulayan ABD’nin çıkarına hizmet ediyor.

İslam’ın hakimiyeti sağlansın, Allah’ın kelimesi yücelsin diye kıyam eden, bu uğurda canını feda eden Suriye halkına yönelik bu düşmanlık başka türlü nasıl izah edilebilir? Bu vesileyle HTŞ liderliğine tekrar hatırlatmak istiyorum. İyi bilinmelidir ki; bu yaptıklarınızla Suriye halkına ve devrimine hiçbir zarar veremezsiniz. Zira Suriye’nin Muhlis halkı, hem Baba ve oğul Esed rejimi karşısında hem de büyük devletlerin karşısında hak sözü söylemiştir. Onların işkence ve zulümlerine göğüs germiştir. O Muhlisler ki; Allah’a verdiği sözünden dönmemiş, bundan sonra da dönmeyecektir. Ta ki Raşidi Hilafet kurulup Biladüşşam yeniden İslam’ın kalbi oluncaya kadar.” İşte o zaman Rusya’nın Amerika’nın ve bilcümle İslam düşmanlarının işledikleri suçların hesabı sorulacaktır.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

04 Temmuz 2023

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.